Cumartesi, Nisan 18, 2026

Define

Mehmet Rauf’un polisiye türündeki denemelerinden biri olan *Define*, olay örgüsünü Şark’ta görev yapan Doktor Şakir Feyzi Bey’in öznel bakış açısından (birinci tekil şahıs anlatıcı) okura aktarmaktadır.
Eserin giriş bölümünde entelektüel, ahlaki açıdan dürüst ve gizemli olaylara ilgi duyan bir profil çizen ana karakter, olay örgüsü ilerledikçe belirgin bir psikolojik dönüşüm geçirir. Bir bulmaca ve ipucu zinciri etrafında şekillenen anlatıda, yazarın kullandığı iç monologlar aracılığıyla kahramanın hırs ve şehvet gibi dürtüsel duygularının su yüzüne çıkışına tanıklık edilir.
Klasik dedektiflik edebiyatının temel dinamikleri göz önüne alındığında eser; bilinmezlik yaratma, okuru entelektüel bir sürece dâhil etme ve kurgusal beklentileri tersyüz etme (sürpriz son) gibi unsurlar açısından zayıf kalmaktadır. Kurgudaki temel yapısal sorunlar şu şekilde özetlenebilir:
Okurun vakaya dair sahip olduğu tüm veriler, anlatıcının süzgecinden geçen sınırlı bilgilerden ibarettir; bu durum okurun kendi çıkarımlarını yapmasını engeller. Olayların düğüm noktalarının çözüme ulaşma süreci analitik bir tümdengelimden ziyade rastlantılara dayanmaktadır. Kurgunun tesadüfler üzerinden ilerlemesi, rasyonalite ve mantık çerçevesine oturtulması gereken polisiye türünün doğasıyla açıkça çelişmektedir.
Eserde, yazarın olaylara ve karakterlere yaklaşımındaki didaktik tavır dikkat çekmektedir. Mehmet Rauf, metin boyunca iyi-kötü dikotomisini (ikiliğini) oldukça keskin çizgilerle belirler:
  Tek Boyutlu Karakterler, Antagonist (kötü) karakterler hiçbir olumlu nitelik barındırmazken , protoganist(iyi)karakterler hep iyi ve güzel nitelikler barındırır. Olaylarda ve durum analizlerinde ahlaki veya psikolojik “gri alanlara” yer verilmez.
  Okuru Yönlendirme Eğilimi: Yazar, verdiği bilgiler, yaptığı tanımlamalar ve öznel yorumlarla okurun metni alımlama sürecine doğrudan müdahale ederek onu sürekli kendi istediği sonuca doğru yönlendirir.
Servet-i Fünun akımının önemli temsilcilerinden biri olan Mehmet Rauf’un, *Define* adlı bu eserinde mensubu olduğu dönemin karakteristik özelliği olan derinlikli duygusal ve ruhsal tahlillerden belirgin bir şekilde uzaklaştığı görülmektedir. Eser, yazarın farklı bir türde kalem oynatma çabası olarak edebiyat tarihimizde yer edinse de, polisiye türünün gerekliliklerini tam anlamıyla karşılayamamış bir deneme olarak değerlendirilebilir.

Aklımdaki Yılan

Giriş
Hatice Meryem’in İletişim Yayınları’ndan çıkan, 112 sayfa ve sekiz öyküden oluşan Aklımdaki Yılan adlı eseri; mizah ve toplumsal eleştiriyi başarılı bir biçimde harmanlayan nitelikli bir çalışmadır. Eser temel olarak kadının toplumdaki konumunu, evlilik kurumunu, toplumsal cinsiyet rollerini ve bilhassa “kutsal annelik” mefhumunu eleştirel bir perspektifle sorunsallaştırmaktadır.
Öyküler Bağlamında Tematik İnceleme
 Kürt Uçurtma Şenlik:Kitabın ilk öyküsünde, idealize edilmiş anne figürüne ulaşma çabası içindeki bir kadın karakter merkeze alınır. Karakterin zihnindeki annelik inşası, kendi annesiyle kuramadığı bağın yarattığı travmayı çocuğuna yansıtmama gayreti üzerinden şekillenir ve bu durum “kutsal/kahraman anne” kimliğinin içselleştirilmesiyle sonuçlanır. Öykü, kadının varoluşsal zeminini salt çocuğuna indirgemesini eleştirirken; kadınlık, annelik ve etnik kimlik arasındaki kesişimsel çatışmaları okura sunmaktadır. Zihinsel kurgular ile pratik gerçeklik arasındaki tezatlar, iç monolog teknikleriyle aktarılmaktadır.
 Kadın Kadına Hesaplaşma: Bu öyküde; ana karakterin evlilik süreci, annesiyle olan dinamikleri, eşinin çocuğunu terk eden eski karısı ve yavrularını bırakıp sonradan geri dönen dişi bir kumru hikayeleriyle çok katmanlı bir anlatı kurulur. Yazar, bu kurgu vasıtasıyla kutsal annelik ile biyolojik annelik kavramlarını karşılaştırmalı olarak irdelemekte ve kuşaklararası travma aktarımını incelemektedir. Karakterin zihinsel projeksiyonları ve içsel çatışmaları psikolojik bir derinlikle işlenmektedir.
 Miras: Anne-kız eksenindeki çatışmalara odaklanan bu metin; ataerkil toplum normlarının anneler aracılığıyla kız çocuklarına dayatılmasını ve bu baskıcı tutumun kadının birey olma süreci üzerindeki tahrip edici etkilerini inceler. Metin, kadın kimliğinin inşasını sekteye uğratan kuşaklararası duygusal ve düşünsel “travma mirasını” yapıbozuma uğratmayı amaçlamaktadır.
 Bir Gün Annem Çocukken: Anlatı, ana karakterin annesinin çocukluk geçmişine uzanır. Annenin öz ve üvey anne figürleriyle olan deneyimleri ve bu yaşantıların kimlik gelişimi üzerindeki kalıcı etkileri çözümlenmektedir. Böylece güncel psikolojik çatışmaların kökenlerine inilerek, geçmişin günümüz benliği üzerindeki yansımaları aktarılmaktadır.
 Ucube Gibi Bir Şey: Bu öyküde kadınlık, kadın dayanışması ve normlara başkaldırı temaları işlenmektedir. Toplumsal cinsiyet rollerine yönelik açık bir itiraz ve meydan okuma pratiğidir.
 Ayna Kuyruk: Varoluşsal bir bunalımdan çıkış yolu arayan karakterin serüvenini anlatır. Psikolojik destek sürecinde alınan tavsiyeler üzerine kuş pazarına yapılan ziyaret ve burada deneyimlenen absürt bir deneyimi, karakterin içsel arayışıyla harmanlanarak sunulur.
 Eski Seks Yıldızı Dostum : Kadın bedeni, toplumsal alanda hayatta kalma stratejileri ve yine annelik kavramının sosyolojik boyutları üzerine odaklanılmaktadır.
 Aklımdaki Yılan: Kitaba adını veren son öykü, çocukluk dönemine ait bastırılmış travmaların bilinçdışından beklenmedik anlarda yüzeye çıkışını ve benlik bütünlüğü üzerinde yarattığı tahribatı psikolojik bir düzlemde ele almaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme
Sonuç olarak Hatice Meryem, Aklımdaki Yılan, eserinde annelik kurumuna atfedilen abartılı kutsallığı ve bu durumun kadın kimliği üzerindeki baskılayıcı, hatta yok edici etkilerini derinlemesine analiz etmektedir. Yazar, ataerkil sistemin ve normların yeniden üretiminin bizzat anneler tarafından kız çocuklarına aktarılması döngüsünü irdeler. Keskin gözlemleri ve mizahı ustalıkla bir araya getiren eser, edebiyat sosyolojisi ve feminist eleştiri bağlamında okumaya değer, cesur bir eserdir.

Cuma, Nisan 10, 2026

Yalanın Erdemi

Joachim Zelter’in kaleme aldığı ve Regaip Minareci’nin çevirisiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2022 yılında yayımlanan ‘Yalanın Erdemi’ bireysel psikolojik patolojiler üzerinden makro düzeyde toplumsal bir "hakikat ötesi" (post-truth) eleştirisi sunan çarpıcı bir eserdir.
Zelter, kara mizahı ve grotesk anlatım biçimini merkeze alarak, yalanın yalnızca bir ahlaki zaaf değil, aynı zamanda hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bir "hayatta kalma" ve "gerçeklik inşa etme" mekanizması olduğunu savunur.
Kasetler, İşitsel kayıtlar, gerçeğin ve kurgunun iç içe geçtiği manipülatif medyanın (radyo/yayıncılık) bir metaforu olarak işlev görür.
Romanın ilk yarısı, Alman aristokrasisinin çöküşünü ve eski ihtişamını kaybetmiş bir büyükannenin gerçeklikten kaçışını ve torunu üzerinden narsisistik bir tatmin arayışına dönüşür. Büyükanne, torununu bağımsız bir birey olarak kabul etmek yerine, onu kendi aristokratik kibrini ve soy gururunu besleyecek bir "proje" (narsisistik uzantı) olarak görür. Carl Rogers'ın psikolojik yaklaşımlarıyla açıklanabilecek bu "koşullu onay" durumu, torunun psikolojik gelişimini derinden yaralar.
Torun, büyükannesini mutlu etmenin, onun onayını ve sevgisini kazanmanın tek yolunun fabrikasyon gerçeklikler üretmek olduğunu keşfeder. Erik Erikson’un psikososyal gelişim evreleri bağlamında, torunda "temel güvene karşı güvensizlik" duygusu kök salar. Yalan, sevgi ve onaya ulaşmak için kullanılan işlevsel bir edimsel koşullanma aracı haline gelir.
İlerleyen bölümlerde, hastalıklı ilişkinin dinamikleri radikal bir biçimde yer değiştirir. Torun, edilgen bir yalancıdan, aktif bir gerçeklik tasarımcısına (demiurgos/yaratıcı) dönüşür. Jean Baudrillard'ın *Simülakrlar ve Simülasyon* kuramına paralel olarak torun, alt katta kurduğu stüdyo aracılığıyla sahte radyo yayınları yapar. Heidegger’in doktora öğrencisi olmak veya ünlü bir tenisçi olmak gibi sahte kimlikler inşa eder. Bu alternatif evrende sahte ile gerçek arasındaki sınır tamamen silinir (hipergerçeklik).
Büyükanne, acı veren somut gerçekliktense, torununun sunduğu ve merkezinde olduğu dinlerken gurulandığı bu yapay gerçeklikte yaşamayı tercih eder. Bu durum, bireylerin kendi konfor alanları için illüzyonlara nasıl gönüllü olarak teslim olduklarının psikolojik bir göstergesidir.
Toplumsal ve Politik Alegoriyide yansıtan eser aile içindeki bu toksik dinamiğin, devlet-toplum ilişkisinin de var olduğunu okuyucuya gösterir. Aynı şekilde, torunun radyo yayınları ile büyükannesini manipüle etmesi, modern devletlerin ve iktidarların medya organları aracılığıyla kitleleri yönlendirme biçimlerine doğrudan bir göndermedir (Noam Chomsky'nin ‘Rıza İmalatı’ kavramı). Tıpkı torunun büyükannesini dünyadaki siyasi, sportif ve toplumsal olayları yeniden tasarlayarak kendi kurgusuna hapsetmesi gibi; hegemonik güçler de kitle iletişim araçlarıyla toplumu kendi istedikleri "alternatif gerçekliğe" inandırır ve bu yolla toplumsal kontrolü sağlar.
Sonuç olarak, Joachim Zelter, Yalanın Erdemi’nde grotesk bir aile dramı üzerinden modern çağın en büyük krizlerinden birini resmeder: Hakikatin yerine bireyi mutlu eden kurgunun yer aldığı bir dünya. Okuru devletlerin toplumları yalanlar üzerinden nasıl inşa ettiği gerçeğiyle yüzleştirir. Eser, mikro düzeydeki gelişimsel travmaların, makro düzeydeki totaliter simülasyonların nasıl temeli olabileceğini gösteren başarılı bir psikolojik ve sosyolojik eleştiridir.

Pazar, Ocak 26, 2025

Yaşamın Anlam Ve Amacı Alfred Adler

Kitabın Künyesi

Kitap Adı : Yaşamın Anlam Ve Amacı

Yazarı      : Alfred Adler

Yayın Evi : Olipmos Yayınları 

Sayfa Sayısı : 293

Basım Yılı  : Mayıs 2022

Çeviren: Fadime Erkek

    

            Geçmiş yaşantılara dair sorulmayan soruları sorarak hayatlarımızdaki sorunların olası çözümlerini buldurmayı amaçlayan ve daha iyi bir yaşama ulaşmak için faydalı bir rehber olan bu eser kendisi bir psikiyatrist ve bireysel psikoloji kuramının kurucusu olan Alfred Adler tarafından kaleme alınmış olup Fadime Erkek tarafından çevrilmiştir.

“İnsanlar anlamlar dünyasında yaşarlar.”

“Gerçekliği her zaman ona yüklediğimiz anlam yoluyla, kendisini değil, yorumlanmış bir şey olarak deneyimleriz.”

Alfred Adler, insanların hayatlarına ve onları etkileyen olay ve olgulara nasıl anlamlar  yükledikleri, bu olayların, onların hayatlarına nasıl etki ettiğini, insanların yaşadıkları durum ve olaylara  nasıl tepki verdiklerini, toplumu nasıl etkilediklerini ve  insanların sonunda nasıl bireylere dönüştükleri veya dönüşemedikleri  kendi deneyimleri  ve bilimsel çalışmaları ışığında  on iki  alt başlık altında anlatmaya çalışmaktadır. Bu kitabı uzun uzadıya inceleyip, teferruatlı   bir inceleme yazısı yazmak isterdim ancak hoş görülsün ki bu uzmanlık isteyen bir durum. Bu yüzden kitabın çok kısa bir özetini yazdım eksik kalan kısımlar olmuştur.

            Adler insanların yaşadığı problemlerin temelinde  çocukluk döneminde "işbirliğini" öğrenemeden sonraki evrelere geçmesinin yattığını belirtir. İnsanların bunu keşfedebildiklerinde iyileşebileceklerini vurgular. Bu aşamada ebeveynlik, özellikle çocuk ve dış dünya arasında köprü görevi gören anne ve  annelik  kavramının öneminin üstünde durur.

            Kitabı dil ve anlatım açısından incelediğimizde yazarın oldukça sade ve gündelik bir dil kullandığını söylemeliyim. Bu kitap, insanların kendilerini ve diğerlerini daha iyi tanımlarını, anlamalarını sağlamayı amaçlamıştır. Böylece bireye dönüşme yolunda kişilerin deneyimleyebilecekleri olası problemlerin altında yatan sebepleri keşfetmelerini sağlamayı ve faydalı/uygun çözümler bulmalarını amaç eder. Böylece, bireyler hayatlarını daha olumlu şekillendirebilirler.

Çok Kısa Özet

Alfred Adler birinci bölümde bireyin  hayatını olaylara ve nesnelere  yüklediği anlamlarla yaşadığını belirtir.  Bu bireysel psikoloji açısından önemlidir. İnsanlar  varlıklara ve olaylara yükledikleri anlam kadar değer verirler, onu sever , ister, veya tepki verir. Aynı problemlere farklı tepkiler verdiğinden bahsedilir.  Bir sonraki bölümde kişinin yaşamında akıl ve beden ilişkisi üstünde durmaktadır. Üçüncü bölümde insanların  eylemleri ve tutumları altında yatan sebepleri aşağılık ve üstünlük kompleksi alt başlığında inceler. Burada üstünlük komplesinin dahi altında yatan sebeplerin pek çoğunda aşağılık kompleksi olduğunu deneyimlerinden örnekler vererek aktarır.

“Bütün ruhsal ifadeler içerinde en açıklayıcı olanları bireyin anılarıdır.” 

Bireysel psikolojide  önemli unsurlardan birinin kişinin ilk anıları olduğunu vurgular. İlk anılar kişinin yaşam bakışını somutlaştırması olduğu ve bunun kişinin diğer ifade ve tutumlarıyla karşılaştırması gerektiğini vurgular.

“Uyurken bile dışımızdaki dünyayla iletişimimiz devam ettiririz.” Sonraki bölümde rüyaların kişinin karakterini, tutumlarını, eylemlerini açıklamada önemini vurgular.  Rüyanın anlamını keşfetmekten ziyada amacını anlamaya çalışmak gerektiğini ve bireysel psikolojinin bunu amaçladığını belirtir.

Kişinin gelişimi  üzerinde ailenin etkisini, özellikle annenin etkisini  “Ailenin Etkisi “ başlığında açıklar. Bu kısım kanımca gerçekten hayatidir ve bunu deneyimleriyle oldukça net bir şekilde ifade eder. Anne dış dünya ile ilgili bebeğin ilk bağı ve köprüsüdür.  Babayla veya diğer dış kaynakları tanıma olanağını anne sağlar veya engeller. Annenin çocuğa karşı tavrı onun ilerideki karakteri üstündeki etkilerini vurgular.

Okulda öğretmen ve diğer paydaşların çocukla ilişkisini ve öğretmenin ailenin çocukla ilgili yaptığı hataları düzeltme görevi üstünde dururken ergenlik döneminde  çocuğun yaşadığı bu sürecin öyle muhteşem ve çocuğu baştan yaratan bir süreç olmadığı aslında çocuğun  hazır olması veya olmaması yani çocukluk dönemiyle alakalı olduğunu belirtip, bu dönemde özellikle şımartılmış veya yoksun bırakılmış çocukların problem yaşadığını aktarır.

Sonraki bölümde bireysel psikoloji kuramına uygun olarak suçlu psikolojisinin altında yatan nedenleri irdeler ve en başa döner ilk çocukluk dönemine dayandığını belirtilir. Bu dönemde olumlu işbirliğini öğrenememiş şımartılmış veya yoksun bırakılmış çocuklar arasından suçluların çıktığını vurgular. Meslek , aşk ve evlilik ve diğer insan ilişkilerinde de incelendiği diğer başlıklarda yaşanan sıkıntı ve problemlerin altında yatan olası sebepler ve tedavileri çözümlerinden bahseder.

Sıkılmadan okuyacağınız bir kitap, keyifli okumalar.

 

 

Pazar, Ocak 05, 2025

Kısa Yorum

 



Kitabın

Adı: Sürgün Gezegeni (The Planet Of Exile)

Sayfa sayısı:144

Yazar :Ursula K.LE GUIN

Çeviren : Ekin Odabaşı

Basım Yılı:10. Baskı 2022

Türü: Bilim Kurgu

Ana Kahramanlar: Rolery, Agat, Wold.

Ana tema: Otorite kişinin kendisinden mi kaynaklanır, yoksa etrafındakilerden mi?

Romanın kısa Özeti:

“Otorite, kişinin kendisinden mi kaynaklanır, yoksa etrafındakilerden mi?”

Romanın özünü belki de bu kısa alıntı bize aktarır. İthaki yayınlarından çıkan bu kitap aslında dünyamızın binyıl önceki kavimler göçü veya yakın yüzyıl içindeki  Ortadoğu ve Avrupa ve Amerikasını  canlandırır.  İnsan olarak kabul edilmeyen Alteralıların -Yabansoyluların -  Sürgün Gezegenine Altı yüz anayurt yılı öncesi geldiğinde sahip oldukları derin bilgi ve teknoloji Tevarlıları korumayı amaçlayan ( Birlik Yasaları) yüzünden yok olup gitmiştir.

" …… Bizim tekerlekli arabalarımızı gördün mü? işte bu da bir çeşit binek arabasıydı, ama havada uçardı.”

“……… Halkınız O arabalardan yapabilir mi diye sordu, Rolery hayran hayran…..” “Hayır "dedi o tarz hünerlerimiz burada köreldi gitti. Yasa bize sizin seviyenizi aşmamamızı emrediyor. 600 yıldır tekerlek kullanmayı bile öğrenemediniz …”

“Çocukken bize okutulan Birlik yasalarında şöyle yazıyor: bölge Konseyi, gezegenin denetim veya  üyeliğe hazır olduğuna kararına varana dek hiçbir din ve ihtilaf yayılmayacak, hiçbir teknik ya da teori üretilmeyecek bir gün hiçbir kültürel ya da model ihraç edilmeyecek, İletişim becerisi bulunmayan ileri zekalı canlılarla veya herhangi bir kolonyal  gezegenle  sözüstü iletişim kullanılmayacaktır…..”  “Anlayacağın, bizim de aynen sizin gibi yaşamanız gerekiyor burada.”  Bir kaç bin yıln önce yapılan  kimin inşaa ettiği üstüne teoriler kurulan  Mısır piramiterini, babil kulesini, Aztek ve Maya uygarlıklarını anımsatması ayrı bir durumdur.

“Alteralılar evlerinde pek Mobilya bulunmazdı halının üstündeki minderlerde yatarlardı ve sandalye olarak ancak ince yastıkları kullanırlardı.”

“...Konaktan çıkarken her birine birer bohça ekmek ve at sütü kesmeyi verildi….”  

Alteralılar daha çok doğu uygarlıklarına ait kültürel izler taşır.   Gaallar keza büyük göçü temsil edecek şekilde göçebe doğu toplumlarını (Türkler, Moğullar) anımsatan şekilde aktarılmış.  

“Bu defaki uzun boylu yapılı ve oldukça gençti şefler gibi yürüyordu, koyu teni ve sıradışı simsiyah gözleri olmasa insan sanılabilirdi.”

Yazar, Avrupalı beyaz ırkın üstünlüğünü ve Avrupalıların  diğer ırkları insan olarak görmeme yargısını eleştirmektedir.  Dahası, dünya halklarını başka adla uzak bir gezegende bir arada kurgluladığı bu bilim kurgu romanında beyaz ırkın üstünlüğü teorisine eleştirel bir bakış getiriyor.  Özelde de Liderlik ve üstünlük kavramlarını bireyin kendisinden kaynaklandığı mı yoksa toplumun ırksal, sınıfsal veya  fiziksel özelliklerinden dolayı  bazı kişilere yüklediği rollerden kaynaklandığını sorgular ve bunu Wold ve Agat ,  Rolery  ve diğer bazı kahramanlar vasıtasıyla   bize aktarır..

Avrupalı ırk üstünlüğü ve liderlik kavramlarını eleştirel bir bakışla romanında aktaran yazar , zaman zaman anılara başvurmuş , kısa betimlemeler kullanmış  ancak  okuyucuğu yoracak ve sıkılmasına sebep olabilecek bir anlatımdan uzak durmuştur.

“Tevarlı erkek ve kadınları Umaksuman’ın etrafında toplanmıştı Agat'ta herkesin duyabileceği yüksek bir sesle Tevar Halkı Ladin Halkıyla omuz omuza surlarımızı savundu, isterlerse bizimle kalabilir,isterlerse gidebilirler, isterlerse bizimle yaşar, istemezlerse bizi terk edebilirler. Şehrimizin kapıları size kış boyu açık gönlünüzce girip çıkabilirsiniz.

 

Keyifli Okumalar. 

Cumartesi, Ağustos 10, 2024

Aşıklar Bayramı

           Babam, tamı tamına yirmi beş yıl sonra, bir elinde yıllanmış üç telli bağlaması, diğer elinde ahşap bavulu, kapımın önünde diz çökmüş, mahcup bir konuk veya geçip giden zamandan borcunu mahcup etmeye gelmiş eski bir alacaklı gibi öylesine beni bekliyordu.”
Kemal Varol’un iletişim yayınları tarafından yayımlanan ve 227 sayfadan oluşan Aşıklar Bayramı yazarın okuduğum ilk kitabı olmakla beraber yazar tarafından yazılan üçlemenin ikinci kitabıdır. 
 Aşıklar Bayramında yazar, betimlemesiyle, verdiği detaylarla, kimi zaman şiirsel diliyle samimi bir şekilde sizi karşılıyor. Kelimelerin sadece sözlük anlamlarını görmüyorsunuz; onlar duygu yüklü daha kapsayıcı ve metaforik anlamlar taşıyorlar.
Odadan çıkarken koltuğun arkasına serdiği eski püskü elbiselerine, bu elbiselerin tam üzerine koyduğu sekiz köşeli şapkasına bakıp çocukluktan kalma bir hevesle gözlerim sulana sulana renkli ipliklerle örülmüş yün kuşağına dokundum. kuşağına değil de geride kalmış o eski yıllara dokunduğumu, elimde iğne iplik o yılların söküklerini onarmaya çalıştığımı hissettim bir anlığına ama hepsi boşunaydı. aramızdan sadece kırık dökük bir zaman değil, telafisi imkansız koca bir heves de eksilmişti sanki.” 
    Roman bölümlerinin başlıkları olması bende içerik ve başlık arasındaki uyumun karşılanıp karşılanmayacağı merakını oluşturdu. "Bölüm : Gece Gelen" Bu yüzden bunun bölümleri daha keyifli okumamı sağladığını söylemeliyim. 
Yazar bol bol geçmişe ,anılarda yolculuğa sizi çıkarıyor:
“ Babam bir elinde üç telli bağlaması diğer elinde ahşap bavulu bazen köy yolundan bazen köyün sırtını dayadığı bakır çalığı dağdan bazen uzakların uzağı bir bulut kümesinin içinden bazen de herkesin elini alnına siper ettiği bir yamaçtan ağır ağır iner ve ceket cebinde taşıdığı beyaz mendili çıkarıp alnını ve boynunu sildikten, mendilini gömleğiyle ensesinin arasına sıkıştırdıktan sonra yorgun argın gelip yanıma kurulurdu. Sarılmazdı bana. Bağlama tellerinin kıymık ettiği sağ elinin parmaklarıyla saçlarıma dokunurdu en fazla. “
            Bir babanın yıllar önce terk ettiği oğlunu bir gece ziyaret etmesiyle başlayan hikayede baba ve oğlun Diyarbakır'dan Kars'a Aşıklar Bayramına yolculuğunu ve bu esnada vuku bulan ve daha çok Aşık Heves Ali’nin (baba)geçmiş yaşantısına dair bilgilere vakıf olmaya başladıkça aşık geleneğinden gelen bu bu adamın yaşantısı hakkında hayatı çoğunlukla hayret ettiğimi belirtmek isterim.  
             Roman boyunca beni en çok rahatsız eden, meraklandıran ve üstünde teoriler üretmeye neden olan babanın Neden yıllar sonra oğlunu ziyaret ettiğiydi. Tesadüf mü, yolculuk yapmasını kolaylaştırmak için planladı mı? kanımca kesin olan tek şey babanın oğlundan af dilemek, helallik istemek için veyahut neden terk ettiğini açıklamak niyetinde olmadığıdır. Aslında baba, kendine göre  evladını terk etmemiştir; kendince uzaktan onun büyümesini, ayakları üstünde durmasını beden öğretmeni vasıtasıyla izlemiştir . Belki de bu yüzden yanında olsa iyi bir baba olamayacağını onun için iyi bir hayat tutamayacağını düşündüğünden evladından uzak durmuştur. Belki de hayalinde aşık olduğu kadını şehir şehir gezerek her birlikte olduğu kadında ona ait bir şeyi bulma ümidini besleyen bir aşıktır. Tabii bu zayıf bir teori. Daha gerçekçi gelen, mantıklı bulduğum teori ise aşık geleneğinden gelen bu adamın sorumluluk almaktan kaçınan, keyfine düşkün, gezmekten, eğlenmekten hoşlanan ve bağlanmaktan korkan biridir. Lakin, sonuç gittiği her limanda bir aşığı olan kaptan gibi bu adamın da gittiği her şehirde gönlünü kaptırdığı ve yüz üstü bıraktığı onlarca sevgilisi olmuştur ve son bir kez bir kaptanın tüm limanları son kez gezişi gibi bu adam da tüm bu kadınları görmek ya da bulunduğu şehirlere uğrayıp hem bu dünyadan ayrılmadan önce o aşıklarını görmek istemiştir. Ya da muhasebecinin yıl sonu hesap defterini kapattığı gibi artık ömrünün sonuna gelmiş bir adamın son kez dünya defterini kontrol ederek bu defteri kapatmak gayreti de vardır kanımca.
         Bu dünyada yeterince yaşamış, memleketin her beldesinde bir dost, bir aşık edinmiş, kendince tanınmış, ve sayılmıştır. Kars'taki aşıklar bayramına giderken belki de aşk yaşadığı, kalbini kırdığı ve sonunda öylece terk edip gittiği kadınları onların mezarlarını ziyaret ederek bir şekilde helallik almak ve "dünyadan mutlu dolu dolu yaşadım",  diyerek ayrılmak niyetindedir.
             Her ne kadar yaşanmışlıklar yaşantılar farklılık gösterse de oğlu, Yusuf ,için de durum kısmen benzerdir. O da bu ölmek üzere olan yaşlı adamı affetmek ve bu yabancı adamı tekrar hayalindeki , silik olsa bile bu adamı tekrar anılarındaki babası yapmak, tamamlanamamış, eksik kalmış evlat olma hissini yaşamak, ve baba oğul rollerini tamamlamak istemektedir. Dahası sebebi ne olursa olsun babası gibi o da bir kadını(Aylın'ını) 15 yıl önce terk etmiştir ve her şeyini paylaştığı bu kadını hala aklından çıkaramamıştır , babası gibi o da geçmişindeki bir kadına ulaşmak istemiştir. Yalnız buradaki bir aşktan mıdır yoksa yarım kaldığı için bir özür dileme midir kesinlikle taşımamaktadır Aylin ile ilişkisini istediği şekilde sonuçlandıramadığı yüz üstü bıraktığı için pişmanlık bir vicdan azabı mı yaşamaktadır bilinmez ama Aylın’la ilgili üç tane uzun uzadıya yazılmış mektuba şahitlik ediyoruz. Baba, hesap defterini kapatırken bu dünyadan mutlu mesut bir şekilde ayrılır; yalnız oğlu Yusuf için böyle söylenebilir mi bilemiyorum.
          En nihayetinde, Kemal Varol’un bu kitabını üslubuyla, konusuyla, olay örgüsüyle severek ilgiyle okudum.
Keyifli Okumalar

Perşembe, Ağustos 08, 2024

Lanetli Tavşan

Çinli yazar Yu Hua'nin Yaşamak , Kanını Satan Adam, yine Japon Yazar Osamu Dazai’ye ait “İnsanlığımı Yitirirken”, “Soytarı Çiçekleri”, , “Batan Güneş” ve Ogari Mori’nin " Yaban Kazı” adli kitaplarından sonra Uzak Doğu edebiyatinda Koreli Yazar Bora Chung'un “Lanetli Tavşan’ınını okumak ve bu coğrafyada gezinmeye devam etmek istedim. Bora Chung'un seçme eserlerinden derlenen ve Korece aslından Sevda Kul tarafından Türkçe'ye çevrilen bu kitap İthaki yayınlarından çıkmıştır. Kitap 10 öyküden ve 224 sayfadan oluşmaktadır.
       Kitaba adını da veren Lanetli Tavşan adlı öyküde birini lanetlemek amacıyla yapılan bir tavşan heykeli anlatılırken aslında bir etme bulma dünyası anlatılır okuyucuya. Hikaye bizlere azimle ve tüm zorluklara rağmen hedefine ulaşan ancak yozlaşmış devlet ve toplum yapısından dolayı her şeyini kaybeden bir adamın kendisine bunu yapanları lanetlemek için yaptırdığı lanetli tavşan heykelinin serüvenini anlatır. Adaletsizlik yapan ve hak yiyenlerin sonunda karşılığını alacağı inancını yansıtılır. Kıssadan hisse çıkarma dışında kurgusu ve hikayenin akışı sizi yakalıyor ve merklandırıyor. Bir diğer hikaye ‘Evim Güzel Evim’ bir taşınma süreciyle başlar ancak hikaye birden olağan akışından  ayrılır.  Sonunda kadının çocuğunun aslında satın alınan evde hapsolmuş bir hayalet olduğunu ve kadının da uzun süredir kocası tarafından terk edilmiş olduğunu öğreniyorsunuz. Bir diğer  öykü olan Elveda Sevgilim size ilk bakışta normal bir aşk hikayesi gibi gelebilir ancak bu normal ya da  sıradan bir aşk hikayesi değildir.  Bilinmeyen bir gelecekte yalnız yaşayan bir mühendisin ölen eşinin zihinsel verilerini insansı bir robota yükler lakin  zamanla bu robotun yazılımlarının eskimesi, artık kullanılamayacak şekilde bataryalarının ölmesiyle  birlikte yeni bir insansi robot alır . Eski insansı robottaki verilerin yeni robota aktarır ancak beklenmeyen bir şey gerçekleşir; eski robot bir şekilde yeni robot tarafından canlandırılır ve  eski robot yeni robotun yardımıyla Elveda Sevgilim şarkısını mırıldanarak  adamı bıçaklayarak öldürür. Trajik ve olağandıṣı bir sondur.
       Kitabın son sözünde yazar derlenen hikayelerin genel özelliğinden bahsederken   kahramanların  yalnız,  ekonomik olarak güçsüz veya güçlü  bir çevreye sahip olmadığından bahseder, diger bir deyişle, bozulmuş toplum yapısından ve toplumsal adaletsizliği vurgulayan öykülerin bu derlemede yayıncı tarafından tercih edildiğini belirtmektedir.   
            Özetle, gerilim, fantastik ve gizem türünü seven biri olarak bu derlemeyi oldukça beğendiğimi söylemeliyim. Hayal kurmayı seviyorum diyorsanız bu öyküleri okurken bir gerilim,  gizem filminin yönetmeni olabilirsiniz.
Keyifli okumalar. 
Her gün kaç sayfa kaliteli kitap sizi kötü düşüncelerden uzak tutar. 

KEDİ FELSEFESİ

 


      

"Belirli bir amaca hizmet etmeyen ya da anlık keyif vermeyen bir şey yaptıkları nadir görülen kediler realistlerin şahıdırlar. İnsan budalalığıyla karşılaştıklarında öylece arkalarına dönüp giderler. "


    Yazar Burada açık bir şekilde kedilerin davranış yönüyle bir örgüyü takip ettikleri aynı şekilde, temelinde bir mantık olduğu üzerime uyandırır ki gerçekten de kedi davranışlarını incelediğinizde belli bir bölgeye belli bir düşünceye hakim bir şekilde 1 bölümde yazar bize Kedilerle felsefe arasındaki ilişkiyi anlatmaya çalışırken bir yandan da insanın kediye karşı olan o tuhaf Öfkesini özellikle Batı toplumu içerisinde kedileri beslenen düşmanlığı ifade etmek için pek çok örnek verir bu örnekler göz önünde bulundurduğunda ki, kanınca Ortadoğu toplumlarında O biraz daha farklıdır. Batı felsefesinde özellikle ahlak felsefesinin kurucularından olan Descart'ın kedilerde, daha doğrusu insan dışı canlıların ruhlarının olmadığını ispat etmek amacıyla kellere eziyet etmesinden bahsederken aynı şekilde daha sonraki dönemlerde özellikle Katolik veya Hristiyan dünyasının kedileri şeytan, cadı ve kötülük sebebi olarak görüp onları canlı canlı yakarak öldürmeleri, cadılarla beraber ortadan kaldırmaya çalışmaları olmuş. Özellikle, batı toplumunda kedilere karşı beslenen gizli kıskançlığın sebebi  r insanların kendilerini evcilleştirememeleri dahası  onlar insanları evcilleştirilmiştir diyebiliriz. Kedi davranışlarına baktığımızda yazar  evrimin diğer hayvanlar üzerinde pek çok değişiklilere sebep olmasına karşın kedilerde çok fazla bir değişikliğe sebep olmadığını gösterir.

    "Kediler  mutlu olmaya çabalamazlar " yazar bu bölümde öyle muhteşem bir giriş yapar ki aslında insanın içinde bulunduğu o aciz durumu bizlere aleni bir şekilde ifade eder. İnsanlar, hayattaki amaçlarının mutlu olmak olduğunu söylediklerinde; aslında 'mutsuz olduklarını' dile getirirler. mutluluğu bir proje olarak görerek memnuniyeti ilerideki bir zamanda aramış olurlar" tezi anti tezle açıklamaya çalışmak . ....

Pazartesi, Aralık 25, 2023

Zübük Kısa Yorum

 

   


    “Şimdi çok iyi anladım ki zübük bir tane değil, biz hepimiz birer zübüğüz bizim hepimizin içindeki zübüklük  olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyüyemez idi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip, işte başımıza böyle zübükler çıkıyor. Oysa zübük bizde bizim içimizde. Onları biz kendi zübüklüğümüzden yaratıyoruz. Sonra kendi zübüklüklerimizin bir tek zübükte birleştiğini görünce ona kızıyoruz

        Son derece can alıcı  ve çarpıcı bir ifadedir "Şimdi anladım ki zübük bir tane değil, biz hepimiz birer zübüğüz….. " Az düşününce zübüklük daha hayatımızın başında başlar; anne babasının kendisine  olan sevgisini fark ettiğinde istediklerini yaptırmak ve onların duygusallığını kendi için kullanmak isteyen bebek, yahut beğendiği kişiyi elde etmek için farklı kişiliklere bürünen genç kadın ve erkek, yükselmek veya küçük bir ayrıcalık kazanmak için amirine/patronuna yalakalık eden personel, sahte partidaşlık ile kurulan ilişkiler vb..  İşte zübük ve diğer karakterler tüm bu önemsiz görünen ayrıntıların kurmacadaki halidir. 

        Toplumumuzun , toplumların acı bir  gerçeği olan zübüklük kavramı Gogol, Gustave Flaubert, Tolstoy, Dostoyevski,  Yaşar Kemal, Kemal Tahir,  Fakir Baykurt ,  Sabahattin Ali, gibi pek çok toplumcu  gerçekçi yazarlar tarafından bolca yergi ve mizah barındırmalarına rağmen  genellikle gerçekçilik yönü ağır basan bir şekilde ele alınmıştır .  Aziz Nesin ise bizde güldürü edebiyatının öncülerindendir ve güldürü türünde yazdığı eserlerde ve mevzu bahis olan bu kitabı "Zübük'te" ne kadar ağır , dramatik,  ve acıklı olsa da    toplumsal olayları anlatımında yergi ve abartı yönü çok ağır basar. 

        Anadolu’nun farklı illerinde  yaşanmış çeşitli hikâyelerin temeline dayanarak oluşturulan ve  insanların  sahip olduğu kötü hasletlerin yoğunlaşıp birinde vücut bulmasını ve onun kuş uçmaz kervan geçmez bir Anadolu beldesinde trajik, komik ve bir o kadar da düşündürücü bir olaylar silsilesini konu eden  hikaye , beldeye  atanan Almanca öğretmeninin arkadaşına yazdığı mektuplar üstünden anlatılmaktadır. Yazarın dili oldukça sade olmakla beraber  yerel ağız  ve üslubu fazlasıyla  yansıtmaktadır.

        Deneyim, tanıklık ve gözlem yoluyla öğrenilip içselleştirilen  ve bilinçsizce sergilenen davranışlar insanlar tarafından  doğal ve insan tabiatının sonucu kabul edildiği söylenelebilir, en azından kendi gözlem ve deneyimlerim bunu gösteriyor.  İçselleştirdiğimiz ve genel kabul haline gelen  yanlışların kişinin kendisi tarafından  veya yaşanılan toplumdaki kişilerce  fark edilip görülmesi çok zordur. Bu yüzden  Nesin  bizim aynaya bakmamızı istiyor. Kendi zübüklüğümüzü görüp  kabul etmeden nasıl diğer eğrileri düzelteceğiz.

Keyifli Okumalar

KİTAP ALINTILARI

Mutluluk bir gün geriden gelir Ögrenci Kız Osama Dazai