Kemal varol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemal varol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Nisan 25, 2026

Sahiden Hikâye


Kemal Varol’un, başkarakteri Lamek (Kemal isminin anagramı) üzerinden muhtemelen kendi yaşam öyküsünden otobiyografik kesitler sunduğu Sahiden Hikâye, gerçek bir coğrafyanın “Arkanya” adlı kurmaca bir mekân izdüşümü üzerinden okuyucuya aktarılır. Eser, farklı başlıklar altında yapılandırılmış, ancak nihayetinde bütüncül bir anlatı oluşturan parçalı bir kurguya sahiptir. Yazar, her bir bölümde okurun karşısına çeşitli gizli semboller ve şifreler çıkararak onu pasif bir okuyucu konumundan çıkarır; metni anlamlandırma ve yeniden inşa etme sürecine dâhil eder. Eserin temel yazınsal felsefesi, romanın sonunda başkarakterin amcası tarafından dile getirilen şu ifadede özetlenmektedir:
 “Derdini bu harflerin aralarına serpiştirirken kendini fazla da belli etme, diyor son kez. Bu harfleri yan yana getirip güzel güzel şeyler anlat insanlara! Ki onlar bunları okurken sahiden hikâye sansınlar her seferinde.”
Bu telkin, travmaların ve toplumsal dertlerin kurgusal bir “hikâye” maskesi ardına gizlenerek edebi bir düzleme aktarılmasının açık bir manifestosudur.
 Eser, alfabenin son harfi olan “Z”nin kaybolması ve harflerin mevcut dizilimlerinden duydukları hoşnutsuzluk gibi güçlü bir sembolizm ile başlar. “Z” harfinin yitimi; dildeki eksilmeyi, iletişimsel karmaşayı ve ontolojik bir yarım kalmışlığı imlemektedir. Diğer harflerin yerlerini beğenmemesi ve başıboş hareketleri ise dildeki ve dolayısıyla toplumsal yapıdaki yozlaşmanın, bozulmanın bir tezahürüdür. Bu kaos ortamı, “Kadim” adlı kelimenin/kavramın devreye girmesiyle son bulur. Kadim; bilgeliği, yüceliği ve geleneksel otoriteyi temsil eder; dağılan harfleri ait oldukları yerlere göndererek ontolojik düzeni yeniden tesis eder. Lamek’in amcasının ona ayrılmadan önce iki avuç dolusu harf hediye etmesi ise, yazarın yazınsal serüvenine başlama anını ve yazarlık kimliğinin inşasını alegorik bir dille ifade eder.
 Eserde sosyoekonomik farklılıklar, çocukların fiziksel özellikleri ve ten renkleri üzerinden somutlaştırılır:
“Kendimizi avutalım, yarın öbür gün başımız önümüze düşmesin diye esmer diyorlardı bize. Külliyen yalandı. Ben karaydım, Gobi benden karaydı. Ferdi karaydı. Domestos karaydı. Zülküf karaydı. Ramazan karaydı. Dilan karaydı. Zülfiye karaydı. Azat vardı bir de. Bize hiç benzemiyordu. Çünkü Azat kapkaraydı. Ama en fenası Şener’di çünkü o beyazdı.”
 Bu bölümde Lamek; kendisi ve arkadaşlarının yoksulluğunu, tenlerinin “kara”lığı, saçlarının keçeliği, fiziksel bakımsızlıkları ve çok kardeşli yapıları üzerinden betimler. Bu “kara”lık salt bir ten rengi değil, taşradaki yoksulluğun ve dezavantajlı konumun metaforudur. Öte yandan Şener; beyaz teni, yeşil gözleri, temiz saçları ve memur bir ailenin tek çocuğu olmasıyla “fakir Arkanya”daki ayrıcalıklı sınıfı temsil eder. Şener, Arkanya ekosistemi içinde “farklı ve öteki” olandır. Bu bağlamda Şener’in varlığı, Lamek ve arkadaşları için sahip olamadıkları/olamayacakları bir zenginliğin göstergesi olarak psikolojik bir şiddet unsuruna ve aşağılık kompleksinin kaynağına dönüşmektedir.
Arkadaşlık ilişkileri ve çocukluktan ergenliğe geçiş evresi, eserde duygusal uyanış ve hayal kırıklıkları ekseninde incelenir:
“Akasya ağacına kazıdığımız iki ayrı kalbimiz vardı Gobi’yle. İki kalbin ortasından birer ok geçiyordu. Oklu yüreklerden birinin içinde onun adının baş harfi vardı, diğerinde benim. Baş harfimizin işaret ettiği okun ucuna birer soru işareti koymuştuk. Nasılsa günün birinde birisi gelip o soru işaretini silecekti ve yerine kendi adının baş harfini kazıyacaktı. Ama hâlâ gelen giden yoktu.”
“Ne yaptı etti kolundaki o kocaman harfi Zehra’ya gösterdi günün birinde. İkimizin arasında dönüp duran on dört yaşımıza kadar her tanesini bıkıp usanmadan saydığımız tespih de o gün koptu zaten. Eğilip yerde dağılan tespih tanelerine baktım. Allah’ın doksan dokuz adı yerine kader gibi, talih gibi, zaman gibi kederli kelimelere dönüşmüştü tespih taneleri.”
Bu anlatılarda aşkın keşfi, aidiyet arayışı ve akranlar arası sadakat bağının sınanması işlenmektedir. Yıllara yayılan dostluğun simgesi olan “tespihin kopması”, masumiyetin yitimi ve büyüme sancılarının (kader, talih, zaman, keder) başlangıcı olarak oldukça samimi bir edebi dille aktarılmıştır.
Yazar, bireysel hikâyelerin yanı sıra dönemin politik ve sosyolojik gerçekliğini de Arkanya üzerinden resmeder. Arkanya halkının komşu kasabalar gözündeki imajı öncelikle kültürel kodlarla verilir:
“Kimi kasabalar için eşek hırsızı, kimine faizci, kimine kumarbaz kimine de şarapçı derlerdi. Komşu kasabalıların nazarına göre, kaldırım yerine yolun tam ortasında yürümeleriyle nam salan Arkanyalıların asıl mahareti tersyüz ettikleri trafik düzeni değil, cimrilikleriydi.”
Ancak bu gündelik taşra tasvirinin arka planında, bölgenin yaşadığı ağır siyasi travmalar ve şiddet sarmalı bulunmaktadır:
“Önce cezaevinden birkaç ay önce çıkan birini vurmuşlar çarşıda. Arkasından okuluna giden bir öğretmen. Üç gün sonra partili bir manav. Öbür gün lise öğrencileri doğranmış okul çıkışında. Öldürülenlerin haddi hesabı yokmuş. Sabah akşama doğru biri daha öldürülüyor, kimse korkudan ağzını açıp önüne geleni satır veya enseye tek kurşunla öldürülenlerle ilgili tek bir cümle bile kurmuyormuş.”
“Birdenbire kasabanın orta yerinde bitiveren bu gençleri herkes tanıyormuş. Dar paça kumaş pantolonların altına giydikleri spor ayakkabıları onların alametifarikalarıymış.”
 Bu satırlarda, Türkiye’nin belirli bir dönemindeki faili meçhul cinayetler, satırlı ve tek kurşunlu infazlar ile bu cinayetleri işleyen figürlerin prototipleri oldukça gerçekçi bir biçimde okura sunulur. Toplumsal korku ve suskunluk sarmalı, dönemin kolektif psikolojisini gözler önüne serer.
Sonuç
Kemal Varol, Sahiden Hikâye ile bir halkın ve belirli bir dönemin edebi röntgenini çekmektedir. Yazar bunu yaparken didaktik bir çığırtkanlığa veya suçlayıcı, politik bir propagandaya başvurmaz. Zamanın, mekânın ve siyasi atmosferin toplum üzerindeki yıkıcı etkisini son derece sade ve nesnel bir dille sunar. Eser; bir dönemin, bir coğrafyanın ve bir toplumun derinlemesine sosyolojik ve psikolojik analizini, romantik ve melankolik bir edebiyat estetiği içinde başarıyla okura ulaştırmaktadır.

Cumartesi, Ağustos 10, 2024

Aşıklar Bayramı

           Babam, tamı tamına yirmi beş yıl sonra, bir elinde yıllanmış üç telli bağlaması, diğer elinde ahşap bavulu, kapımın önünde diz çökmüş, mahcup bir konuk veya geçip giden zamandan borcunu mahcup etmeye gelmiş eski bir alacaklı gibi öylesine beni bekliyordu.”
Kemal Varol’un iletişim yayınları tarafından yayımlanan ve 227 sayfadan oluşan Aşıklar Bayramı yazarın okuduğum ilk kitabı olmakla beraber yazar tarafından yazılan üçlemenin ikinci kitabıdır. 
 Aşıklar Bayramında yazar, betimlemesiyle, verdiği detaylarla, kimi zaman şiirsel diliyle samimi bir şekilde sizi karşılıyor. Kelimelerin sadece sözlük anlamlarını görmüyorsunuz; onlar duygu yüklü daha kapsayıcı ve metaforik anlamlar taşıyorlar.
Odadan çıkarken koltuğun arkasına serdiği eski püskü elbiselerine, bu elbiselerin tam üzerine koyduğu sekiz köşeli şapkasına bakıp çocukluktan kalma bir hevesle gözlerim sulana sulana renkli ipliklerle örülmüş yün kuşağına dokundum. kuşağına değil de geride kalmış o eski yıllara dokunduğumu, elimde iğne iplik o yılların söküklerini onarmaya çalıştığımı hissettim bir anlığına ama hepsi boşunaydı. aramızdan sadece kırık dökük bir zaman değil, telafisi imkansız koca bir heves de eksilmişti sanki.” 
    Roman bölümlerinin başlıkları olması bende içerik ve başlık arasındaki uyumun karşılanıp karşılanmayacağı merakını oluşturdu. "Bölüm : Gece Gelen" Bu yüzden bunun bölümleri daha keyifli okumamı sağladığını söylemeliyim. 
Yazar bol bol geçmişe ,anılarda yolculuğa sizi çıkarıyor:
“ Babam bir elinde üç telli bağlaması diğer elinde ahşap bavulu bazen köy yolundan bazen köyün sırtını dayadığı bakır çalığı dağdan bazen uzakların uzağı bir bulut kümesinin içinden bazen de herkesin elini alnına siper ettiği bir yamaçtan ağır ağır iner ve ceket cebinde taşıdığı beyaz mendili çıkarıp alnını ve boynunu sildikten, mendilini gömleğiyle ensesinin arasına sıkıştırdıktan sonra yorgun argın gelip yanıma kurulurdu. Sarılmazdı bana. Bağlama tellerinin kıymık ettiği sağ elinin parmaklarıyla saçlarıma dokunurdu en fazla. “
            Bir babanın yıllar önce terk ettiği oğlunu bir gece ziyaret etmesiyle başlayan hikayede baba ve oğlun Diyarbakır'dan Kars'a Aşıklar Bayramına yolculuğunu ve bu esnada vuku bulan ve daha çok Aşık Heves Ali’nin (baba)geçmiş yaşantısına dair bilgilere vakıf olmaya başladıkça aşık geleneğinden gelen bu bu adamın yaşantısı hakkında hayatı çoğunlukla hayret ettiğimi belirtmek isterim.  
             Roman boyunca beni en çok rahatsız eden, meraklandıran ve üstünde teoriler üretmeye neden olan babanın Neden yıllar sonra oğlunu ziyaret ettiğiydi. Tesadüf mü, yolculuk yapmasını kolaylaştırmak için planladı mı? kanımca kesin olan tek şey babanın oğlundan af dilemek, helallik istemek için veyahut neden terk ettiğini açıklamak niyetinde olmadığıdır. Aslında baba, kendine göre  evladını terk etmemiştir; kendince uzaktan onun büyümesini, ayakları üstünde durmasını beden öğretmeni vasıtasıyla izlemiştir . Belki de bu yüzden yanında olsa iyi bir baba olamayacağını onun için iyi bir hayat tutamayacağını düşündüğünden evladından uzak durmuştur. Belki de hayalinde aşık olduğu kadını şehir şehir gezerek her birlikte olduğu kadında ona ait bir şeyi bulma ümidini besleyen bir aşıktır. Tabii bu zayıf bir teori. Daha gerçekçi gelen, mantıklı bulduğum teori ise aşık geleneğinden gelen bu adamın sorumluluk almaktan kaçınan, keyfine düşkün, gezmekten, eğlenmekten hoşlanan ve bağlanmaktan korkan biridir. Lakin, sonuç gittiği her limanda bir aşığı olan kaptan gibi bu adamın da gittiği her şehirde gönlünü kaptırdığı ve yüz üstü bıraktığı onlarca sevgilisi olmuştur ve son bir kez bir kaptanın tüm limanları son kez gezişi gibi bu adam da tüm bu kadınları görmek ya da bulunduğu şehirlere uğrayıp hem bu dünyadan ayrılmadan önce o aşıklarını görmek istemiştir. Ya da muhasebecinin yıl sonu hesap defterini kapattığı gibi artık ömrünün sonuna gelmiş bir adamın son kez dünya defterini kontrol ederek bu defteri kapatmak gayreti de vardır kanımca.
         Bu dünyada yeterince yaşamış, memleketin her beldesinde bir dost, bir aşık edinmiş, kendince tanınmış, ve sayılmıştır. Kars'taki aşıklar bayramına giderken belki de aşk yaşadığı, kalbini kırdığı ve sonunda öylece terk edip gittiği kadınları onların mezarlarını ziyaret ederek bir şekilde helallik almak ve "dünyadan mutlu dolu dolu yaşadım",  diyerek ayrılmak niyetindedir.
             Her ne kadar yaşanmışlıklar yaşantılar farklılık gösterse de oğlu, Yusuf ,için de durum kısmen benzerdir. O da bu ölmek üzere olan yaşlı adamı affetmek ve bu yabancı adamı tekrar hayalindeki , silik olsa bile bu adamı tekrar anılarındaki babası yapmak, tamamlanamamış, eksik kalmış evlat olma hissini yaşamak, ve baba oğul rollerini tamamlamak istemektedir. Dahası sebebi ne olursa olsun babası gibi o da bir kadını(Aylın'ını) 15 yıl önce terk etmiştir ve her şeyini paylaştığı bu kadını hala aklından çıkaramamıştır , babası gibi o da geçmişindeki bir kadına ulaşmak istemiştir. Yalnız buradaki bir aşktan mıdır yoksa yarım kaldığı için bir özür dileme midir kesinlikle taşımamaktadır Aylin ile ilişkisini istediği şekilde sonuçlandıramadığı yüz üstü bıraktığı için pişmanlık bir vicdan azabı mı yaşamaktadır bilinmez ama Aylın’la ilgili üç tane uzun uzadıya yazılmış mektuba şahitlik ediyoruz. Baba, hesap defterini kapatırken bu dünyadan mutlu mesut bir şekilde ayrılır; yalnız oğlu Yusuf için böyle söylenebilir mi bilemiyorum.
          En nihayetinde, Kemal Varol’un bu kitabını üslubuyla, konusuyla, olay örgüsüyle severek ilgiyle okudum.
Keyifli Okumalar

KİTAP ALINTILARI

Mutluluk bir gün geriden gelir Ögrenci Kız Osama Dazai