Cumartesi, Ağustos 13, 2022

Öğretmenim Bir Bakar Mısın?

       


Hangi eğitim sistemi olursa olsun, teknoloji ne kadar da ilerlese ilerlesin eğitimin en önemli öğesi öğretmendir. Öğretmenin gizil gücü üstünde odaklanan, onun öğrencinin hayatında, toplumda, kısaca ülke kaderi üzerinde  ne kadar derin etkilere sahip olabileceğini göstermeye çalışan  “Öğretmenin Bir Bakar Mısın?” adlı Doğan Cüceloğlu’nun bu kitabı Final Kültür Sanat Yayınları tarafından ilk olarak 2018 yılında yayımlanmış  olup,  208 sayfadır.

Genel görünüş olarak kitaba şöyle bir bakıp, kitabı elinize aldığınızda ön yüzünde samimi bir şekilde gülüşü ile  size  bakarken görürüsünüz Doğan Cüceloğlu’nu. Sanki size  seslenir ve bir sohbete davet eder; “öğretmenim bir bakar mısın, seninle konuşacaklarım var.” der. Siz de çayınızı alır gidersiniz bu sohbete. Sonra sizi dört ana bölümle karşılar  Doğan Cüceloğlu kitapta:  Bakış, Bilgi, Değerler ve Bitirirken. En son kısımda da kitapta kullandığı terimler açıklamak içi bir adet sözlük eklemiştir. Cüceloğlu'nun bu kitabı eğitim hayatlarıyla ilgili anısı olup onu paylaşmak isteyen okur mektuplarını temel alarak oluşturulmuştur. Yazma amacı öğretmenin gücünü ortaya koymaktır bu okur mektuplarıyla bunu daha net ortaya koyacağını düşünmüştür. Doğan Cüceloğlu mektuplarına aynı zaman da eğitime tutulan bir ayna görevi gördürmüştür. Yazar bu kitapla sadece öğretmenlere hitap etmez , öğrencilere, velilere ,eğim yöneticilerine , kısaca eğimimle yakında uzaktan ilişkili kim varsa herkese hitap eder.  Uzun uzadıya öğütler de bulunmaz, eğitim hayatında kendisini, çocuğunu, öğrencisini etkileyen olayları, kişileri içeren mektuplardan derlenen anıları temel alarak samimi bir sohbet ile  eğitimde öğretmenin yerinin ne kadar eşsiz olduğunu anlatmaya çalışır.

Kısa Bir Özet

Kitabın yazılma amacını, kurgusunu önsöz ve giriş kısmında  bize öncelikle aktarır yazar. Burada da örnek mektuplardan alıntılar yaparak, samimi bir sohbet havasında okuyucuyla konuşur. Bu bölümlerde özellikle bazı   kavramlarla okuyucuyu tanıştırır: Denetim odaklı korku kültürü ve gelişim odaklı değerler kültürü bu iki kültürü bize açıklar bir de öğretmen ilişkileri, yargılayan öğretmen , yüreklendiren öğretmen kimdir? hastanın sadece balık (öğretmen veya öğrenci  ) olamayabileceğini suyun( sistemin , hakim anlayışın) hasta, sağlıksız  olabileceğini anımsatır. Tüm bunları da kendisine gönderilen mektuplardan aldığı örneklerle açıklamaya çalışır.

Birinci Bölüm: Bakış

Öğretmenin öğrenciye, mesleğine ve kendine bakışını irdeler. Bu önemli bir meseledir yazar da bunu ilk olarak önümüze getirir. İlk olarak öğrencilere öğrenci (toplumsal rolün adı, sosyal kimlik) olarak mı bakıyor yoksa  bir insan , bir birey olarak mı bakıyor bunu sorgular. Bu iki farklı bakış açısının kaynağı da farklıdır öğretmenin öğrenciyle olan iletişim biçimini de etkiler. İlki öğrenci toplumsal rolü ile bakış açısında denetim odaklı korku kültürünün ürünüdür ve çocuğa sadece öğrenci sosyal kimliği ile bakar ,bu kimliğin  altındaki insana bakmaz ona eğilmez der.  Buradaki öğretmen tiplemesi öğrenciyi dar bir kalıp bakış ile görürü onu yargılar. Onu istenilen kalıplara sokmaya çalışır. İkincisi ise öğrenci rolünün arkasındaki insana bakar, onu görür, onu geliştirmek için gayret sergiler. Bunu mektuplardaki hikayelerle pekiştirir.

Öğretmenin mesleğine bakışı yazarın incelediği ikinci alt başlıktır. Bu öğretmenin önceliklerini sıralar mesleğini neden yapmaktadır, onu sevmektedir mi? Burada yazar niyet kavramını önümüze getir, öğretmen hangi niyetle sınıfa giriyor, öğretmen niyetinin farkında mı, bunu sorgular. Niyet bazı şeyleri öncelken bazılarını geri planda tutmamıza sebep olur der.  Susamış kişi önce susuzluğunu giderir sonra yemek düşünür, der yazar. Öğretmende yükselmeyi düşünüyorsa ona uygun bir niyet geliştirir ona uygun olan şeylere öncelik verir.

 Diğer alt başlıkta ise öğretmen olan ve öğretmenlik yapandan bahseder. Yazara göre öğretmen olan kimdir, öğretmenlik yapan kimdir? Yazara göre “öğretmen insan olarak olgunlaştıkça öğrencileri için" iyi" iyi," doğru" ve" adil" olanı yapmaya niyetlenir. Artık o niyetini keşfetmiş, öğretmen olmuştur. Öğretmen olunca" iyi öğrenci”, “kötü öğrenci" ayrımı kaybolur tek istediği öğrenciyle şimdi burada göz göze gelebilme fırsatıdır.”  Öğrenciyi sosyal konumun ötesinde bir insan olarak görür onu, hatalarıyla, başarılarıyla, sosyal yönüyle bir bütün olarak algılar onu yaşamda kendi olabilecek, dürüstçe yaşayabilecek kişiler yetiştirmektir. Öğretmenlik yapana gelince o daha insan olarak ulaşmamıştır. O öğrenciye dar kalıplar içinde bakar. Kılık kıyafeti salt itaati ön plandadır. O gücünü öğrencinin bireysel potansiyelini ortaya çıkarmaktan ziyade birbirine benzeyen, anne babanın ve toplumun tanımladığı meslek ve hayat için kalıplara sokar.

Denetim odaklı korku kültüründe kişiler öncelikle sosyal statüleri ile yani sosyal kimlikleri ile ilişkilendirilirler. Bir okul müdürü önce sosyal kimliğini sonra adınız soyadını söyler. Yani onun için sosyal kimlik daha önde gelir. Değerler kültüründe ise kişi önce Adını söyler sonra okul müdürü olduğunu söyler tamam burada hiyerarşide nerede olduğunuz değil Ihsan olarak ön plana çıkarsınız. Yazara göre korku kültüründe salt otorite korkusu vardır, gelişim odaklı değerler kültüründe ise otoriteye karşı hesap verebilirliği in yanında iyi doğru ve adil olmaya özen gösterilir.

Bir sonraki alt başlıkta ise öğretmenin kendisine bakışının , kendini tanımasının üstünde durur. "Her insan bir anlamda içinde geçmişini taşır kimi zaman anın içini geçmiş anılarıyla doldurur verir. Bir korku, bir melodi insanın çocukluğuna götürür, anıları tüm yoğunluğuyla yaşatabilir insan farkına varmadan, şimdi burada ya, çoğu kez geçmişin gözlükleriyle anlam verir.”  Kişi kendinin ne kadar farkındadır, kendi ile ne kadar barışıktır. “Ayıplama, utandırma, azarlama ve korkutma ile yetiştirilen iç çocuğu kendini değersiz, güvenilmez, sevilmeye layık olmayan, ötekileştirilmiş biri olarak görür. Elinde olmadan herkese, her şeye ve hayata öfkelidir. Bu kişi maskeli, sahte, yapmacık, haset dolu, her şeyi eleştiren biri olarak hayatını sürdürecektir. İç çocuğu utanca boğulmuş kişinin sevgisi koşuludur; Duygularını inkâr eder ve saklar. Ya saldırgan ya da pasif davranır.”

Bilgi

Bu bölümde yazar iletişim, ilişki, tanıklık, dinleme kavramlarını bize aktarır. İlk Önce bilginin iletişim boyutunun ne olduğunu açıklayıp tanımını yapar. burada yazar, iletişimi mesaj alışverişi olarak açıklar ve bu mesaj alışverişinin de ancak iki insanın birbirinin farkına vardıklarında başladığını, yani sınıfa girdikleri andan itibaren öğretmen ve öğrenci arasında iletişimin başladığını belirtir. Bu iletişimi farkına varılmadan duygusal bir şekilde başladığını belirttir. diğer bir deyişle, sesimizin tonu bakışlarımız, beden dilimiz iletişimin şeklini ve boyutunu biçimlendirir. Denetim Odaklı Korku Kültürü ile yetişmiş bir öğretmen korkulacak çekinecek biri olması gerektiğini düşünüyor ve iletişimiz bu şekilde başlatır." Askerlikte lütfeder omuzlardan, Denetim Odaklı Korku Kültüründe yüzlerden anlaşılır. En asık suratlı en yüksek mevkideki kişidir, en güler yüzlü ise hiyerarşide en aşağıda bulunan kişidir." Burada iletişim genellikle yüzeysel öğrencinin öğrencilik kimliği dışında diğer duygusal duygusal manevi yönlerini umursamaz. Gelişim odaklı değerler kültüründe iletişim becerisi gelişmiş bir öğretmen iletişimi sadece kendisiyle öğrenci arasında gerçekleşmediğini bilir, dahası iletişimin çok farklı boyutları olduğunu ve sınıfın içinde farklı şekillerde gerçekleştiğinin farkındadır. Bunu da  öğrenciyi geliştirmek için kullanır.

İlişki alt başlığında öğretmen ve öğrenci arasında gerçekleşen ilişkinin düzeyi yazar tarafından irdelenmektedir. Burada yazar daha önce bahsetmiş olduğu öğretmenlik ve öğrencilik sosyal kimliklerin ilişkisi vardır. Denetim Odaklı Korku Kültüründe öğretmen ve öğrenci ilişkisi sosyal kimliklerin ilişkisi olarak tanımlanır. Öğretmen öğrenciyi korkutan güçlü kişi; öğrenci korkan güçsüz kişi kişidir. Dolayısıyla öğretmen öğrenciyi kendine, kurallara, topluma, ailesine salt itaat edecek şekilde ve korku ile yetiştirir. Öte yandan, Gilişim Odaklı Değerler Kültüründe insan öğretmen  ile insan öğrenci arasında ilişki vardır. Bu ilişki sevgi ve saygıya dayanmaktadır.

Tanıklık  

Tanıklık, bir öğrenciye ya da bir kişiye "evet, sen buradasın, seni görüyorum, seni tanıyorum, seni kabul ediyorum" demektir. Bu başlık altında yazar kabul görmenin anlaşılmanın, önemsenmenin değer verilmenin önemini vurgulamakta ve bir öğrencinin gelişimine katkısını bize örnekler ile açıklamaktadır.  Yazar tanıklığın altı boyutunun var olduğunu ifade eder. Bunlar öğrencinin önemsenip önemsenmemesi, öğrencinin yargılanmadan olduğu gibi kabul edilip edilmemesi, öğrencinin kendine özgü bir değer olarak görülüp görülmemesi, öğrencinin potansiyelinin yeterli görülüp görülmemesi, öğrencinin emek ve zaman harcamaya değer ve sevilmeye layık olup olmaması. (Önemsenmek, Kabul edilmek, değerli olmak, öğrenme Potansiyeline Güvenmek, Emek ve Zaman Vermeye Sevilmeye Değer Olmak, Dinleme)

Üçüncü Bölüm Değerler

Yazar, bu bölümde Değerlerin insan ve toplum hayatındaki ehemmiyetinden bahseder. “Günlük hayatta evde, sokakta, okulda, toplantılarda kısaca her yerde ya da doğrudan ya da dolaylı ilişkiler içindeyiz. Yaşanan olaylar ve söylenen sözlerle iki şekilde ilişki kurarız. İlki alışkanlıklarımız içinde düşünmeden, otomatik tepkiler veririz. İkincisi içinde bulunan ortama, karşımızdaki kişiye göre düşünüp değerlendiririz; o kişiye, o ortama uygun sözler söyleriz. Gelişmiş insanın en belirgin özelliği , seçimleriyle kendisi için anlamlı bir gelecek inşa edebilme çabası içinde olmasıdır. Her insan gibi öğretmen de kendi değerlerini keşfederek bu değerlerle mesleği  yaparak anlamlı ve güçlü bir yaşam kapısını açar. Ancak öğretmen sadece kendi yaşamını inşa etmez, kendisiyle birlikte öğrencilerinin ve bir ülkenin geleceğini de inşa eder.”

“Yaşam ancak ve ancak şimdi burada yaşanır. Sadece insanlar için değil tüm canlılar için başka olasılık yoktur. Şimdi burada tüm biyolojik psikolojik süreçler iş başında olduğu için içinde bulunulan ortamın sosyal gerekleri, ortak değerleri size her an etki eder. Misal, insan açlık susuzluk uykusuzluk yorgunluk ve daha yüzlerce biyolojik halden biri içinde olabilir. Sonuç olarak, biyolojik süreçler zihinsel ve duygusal durumu da belirlediği için her zaman hesaba alınmalıdır.”

Farkında olmadan içinde büyüdüğümüz toplumdaki sosyal kimliğimizin gereklerini de yapıyoruz saygı duyduğumuz büyüklere kapı açıyor, yanlarında sigara içmiyor, kardeşimiz düşerse hemen elinden tutup kaldırıyoruz. Doğumdan önce başlayan biyolojik programlamadan söz edebildiğimiz gibi doğumla başlayan bir sosyal programlamadan da bahsederiz.

 

 

 

Anlamlı Bir Gül Sağlıklı Bir Gül Güçlü ve Coşkulu Bir Yaşam İçin Değerler

Değerler sağlıklı ve barışçıl bir yaşamın temelidir birey aile şirket ya da toplum olarak sağlıklı kalmanın güçlü ve anlamlı bir yaşamı sürdürebilmenin temelinde değerler yatar. Bireyin ailenin toplumun yaşadığı ve yaşattığı değerler...

Sınıf Kültürünün Temel Değerlerini Anlatma Yöntemi

Değişik görüşleri tartışırken merak ettiği konuları sorabilen insanlardan oluşan bir toplumla, merak ettiği konuları sorgulayan insanlardan oluşan bir toplum arasında ne gibi farklar oluşacağı konuşulabilir. Sınıfta bu ortamın oluşturulması önemlidir bu yüzden okulun ilk 3 4 haftasında dersin on dakikasını değerler tartışmasına ayırmak oldukça eğitici olmuş olur.

 

1.     Her Bir Öğrencinin İnsanlara Eşit Değerinin Olması

 Yaşı cinsiyeti görünüşü ailenin Sosyo-ekonomik durumu şivesi hal ve tavrı aktif ve pasif konuşkan ya da suskun oluşu okul başarısından bağımsız olarak her bir öğrencinin sınıfta diğerine insan olarak denktir. Kıyaslamanın hiçbir eğitici tarafı yoktur insan ancak kendisiyle kıyaslanan malıdır diğer kim kıyaslamalar zehirleyicidir.

2.     Empati, Halden Anlama

 “Kendi tanıklarının gücünü keşfetmiş öğretmen yalnız öğrencinin gözüyle değil kendi gözümden dolayı değerlendirmek durumundadır. İnandığı değere uygun davranmak, öğretmenin kendi gözlüğü gözünde saygınlığını koruyabilmesi için gereklidir.” Öğretmen öğrencinin içinde bulunabileceği durumları göz önüne alıp ona göre hareket etmelidir.

3.     Merak Etmek Soru Sormak Konuşmak Özgürlüğü

“Soru soran öğrencinin güven yoksa ve soru sormayı pek de teşvik etmeyen bir aile ortamından gelmişse konuşmaya çok kez kafası karışık bir halde başlar ve zihni yavaş yavaş berraklaşır. Soran kişi sorularını ifade edebileceği ve bu sorular üzerine sohbet kurabileceği bir ortam bulamıyorsa o ortamda merak etme ve soru sorma özgürlüğü yok demektir.” Yazar çocuğun kendini gerçekleştirmesine fırsat verilmeyen ortamda yetişmesinin onun sorgulama, özgürce kendini ifade etme gibi yetilerini yeterince geliştiremeyeceğini ifade eder.

“Eğitimin en önemli işlevi olan merak etme gözlem yapma ve soru sorması sınıfta yer almadığı zaman öğrencinin düşünme yeteneği de gelişmez.” Bir sınıfta öğrenci salt dinleyen, itaat eden, anlamadığını soramayan bir durumda olması o sınıfın özgür ve demokratik bir ortam, geliştirici ortam olmadığındı belirtir.

4.     Sınırlar ve Sorumluluklar Sorumluk

Ekip benim içinde yer aldığı bizi oluşturur alanı geliştikçe ekip hepimizi kapsar. Sorumluluk" biz" bilincinin kaçınılmaz bir parçasıdır. Bir toplum vatandaşlarının her birinin içindeki bizi keşfettiği oranda uygar bir toplum olur. İnsan olarak her birimiz bir toplum içinde yaşarız toplum içinde yaşamak zorunda her toplumun bir geçmişi bu geçmiş içinde oluşmuş değerleri ve değerlerle uyumlu gelenek görenek norm ve kuralları vardır. Ben, içinde yaşadığım bu toplumun; biz kesme işareti i bir üyesi olarak hayatımın anlamını keşfedebilir.

5.     Değer Olarak Temizlik ve Sağlık

Toplumun sağlığı bir değer olarak yaşatması önemlidir aksi takdirde hastalık istatistikleri olarak karşımıza çıkar bu yüzden öğretmenim sağlık önemli mesajını vermelidir. Sigara içen bir öğretmen bu davranışıyla öğrencilere güçlü bir mesaj verir ben sağlığıma da değer vermeyen bir insanım der.

6.     Bir Değer Olarak Şimdi- Burada, Geçmiş, Gelecek Dengesi

Şimdi buradan içinde geçmiş ve gelecek gizli olarak vardır. Yaşlılar şimdi burada şişkin bir geçmiş balonuyla bulunurlar. Çocuklar ise şimdi burada büyük bir gelecek olasılığıyla var olurlar. Geçmişin içinde takılıp kalmak sağlıklı değildir geçmişten alınacak derslerin farkında olmak bu dersleri aldıktan sonra şimdi burada tam olarak değerlendirmeyi önemsemek gerekir geleceğin içinde tıkanıp kalmak sağlıksızdır bu kişiler gerçekle ilişkisini kesmiş hayatlar eserdir geçmişi hesaba katmadan geleceği düşünmeden şimdi ve burada düşünerek hareket etmek tehlikelerle dolu bir hayat tarzıdır. Şimdi geçmiş gelecek ve şimdi burada dengesi sağlıklı ve anlamlı bir yaşamın temelidir. Geliştirici bir öğretmen öğrencilerinin geçmiş gelecek ve şimdi burada dengesinin Önemini öğrencilerine fark ettirebilir.

7.     Bir Değer Olarak Güven

Sınıfta güven konusunu işlemenin ve bunun çocuğa aşılamanın önemli olduğunu vurgular.  

8.     Sevgi Saygı Dostluk İş birliği

Sınıfta sevgi saygı ve işbirliği konularıyla ilgili sohbetler önemlidir. Öğrenci bu kavramları içselleştirme fırsatı yakalayabileceği fırsatlar yaratılmalıdır.

9.     Bir Değer Olarak Sabır Sebat Azim

Öykü vb. etkinliklerle  sabır ve azmin daha anlaşılması sağlanabilir.

10.  Bir Değer Olarak Özdenetim: Yaşamında Kendin Olarak Var Olmak

Hayatında kendi olarak var olmak kolay değildir. Bazı insanlar içinde bulundukları ortam izin verdiği derecede kendileri olabilirler. Bazı insanlarsa ortama uyum sağlarken o ortamda için işte kendileri olarak var olabilmeye özen gösterirler. Öğrencilerde kendilerinin farkına vardırılmalıdır.

11.  Bir Diğer Olarak Vatanseverlik

Vatanımızın hepimizin olduğu ve nasıl ki içinde yetiştiğimiz ailemize karşı sorumluluklarımız ve görevlerimiz varsa vatanımıza karşı da sorumluluklarımız ve görevlerimiz oldu öğrencilere aktarılmalıdır.

12.  Sınıfta Disiplin

Sınıfta disiplin olmadan eğitim kalitesi korunamaz. Denetim Odaklı Korku Kültürünün Dış Denetimi disiplin anlayışı gelişim odaklı değerler kültürünün iç denetim disiplin anlayışı vardır. Birincisi öğrenci korkutmaya cezalandırmaya dayalıdır. Yani polis varken yasaya uyar polis yokken her türlü yasal olmayan davranışı fütursuzca yapar. Hiç disiplin kişinin kendine tanıklığının önemli olduğu bir yaşam anlayışı içinde gelişir. İç denetimi disiplin anlayışında iyi, doğru ve adil olanı inandığı değerler çevresi çerçevesinde kişinin kendisi takdir eder ve otorite olarak kendi vicdanını kullanır.

13.  İnsan Onuruyla Doğar: Geliştirici Eğitimin Temelinde Sevgi Vardır

Öğrencilerini insan olarak gören bir öğretmen öğrencilerin duygu ve düşüncelerini onların davranış ve görünüşlerinden daha çok önem verir böyle bir öğretmen öğrencisiyle şu duyguyu uyandırır: bu öğretmen beni insan olarak umursuyor, olduğum gibi görüp kabul ediyor bana güveniyor gelişmem için bana emek ve zaman vermek istiyor ve beni yaşam ekibinden biri olarak görüyor.

Bitirirken

Bir toplumun geleceğini en güçlü etkileyen kurum o toplumun eğitim sistemidir ve eğitim sistemi içinde de en temel unsur öğretmendir. Öğretmenin öneminin ve gücünün farkına varılması başarılması gereken ilk adımdır bu adım atılması en zor adımdır.

Odaklı korku kültürü içinde kurulmuş ve işleyen bir eğitim sisteminde öğretmenin bilgi deneyim ve becerisinin önemi yoktur önemli olan yönetimlerinin mevki ve makamlarıdır. O nedenle sisteme giren genç yetenekli dinamik kişiler usta öğretmen olmak yerine müfettiş okul müdürü ile müdür yardımcısı olmayı öğrenirler. Böylece öğretmenlik kalitesinin ve kısım ihmal edildiği ve mevkilerin öne çıkarıldığı bir eğitim sistemi oluşur.

 

Kitap Hakkında Son Düşünceler

Kurgusal olarak baktığımızda, kitap bir sohbet havasındadır, yazar okurla sohbet ederek konuları işler.  Kitap eğitim sürecine bir yerde temas etmiş okurların mektubuna dayandırılarak hazırlanmıştır. Bu anlamıyla bir dönüt, bir ayna vazifesi gördüğünü düşünüyorum. Aynı şekilde, okur mektupları birer olay olaydır. Bu noktada gerçek hayattan alınan örneklerle eğitim sistemimizin bir fotoğrafı ortaya konmuştur, bu fotoğrafta hem güzel dokunuşlar hem de düzeltilmesi gereken çok sayıda nokta bize sunulmuştur  

Kitabın genel anlamda sade ve yalın bir dili vardır.  Okuyucuyu bilimsel terim ve detaylara boğmamıştır. Hatta kitapta eğitimle ilgili veya diğer bazı bilimsel terimler yazar tarafından hem konunun geçtiği yerlerde hem de kitabın sonuna konulan bir sözlük içerisinde açıklanmıştır. İlk bölümde söylediğim gibi kitap sadece öğretmenlere, eğitim alanındaki uzmanlara hitap etmemektedir, aksine eğitimle kıyıdan köşeden ilişkisi olan herkese hitap eder. Tabi ki kitabın sohbet havasında olması, yazarın konuları detaylı ve derinlemesine işlemesinden ziyade yüzeysel olarak anlatması bazı okuyucuların çok sıradan bir anlatım tarzı var demesine yol açabilir. Bazıları da bunlar zaten bildiğimiz şeyler zaten diyecektir. Sevgi, güven gibi konuları biraz daha derinlemesine işleseydi daha güzel oldu. Kesinlikle okunması gerektiğini düşündüğüm bir kitap. Keyifli okumalar.

 

 

 


Çarşamba, Ağustos 10, 2022

İşte Geldim ( Guy De Maupassant)

 



 Hayat bazen bize fırsatlar sunar, bazen elimizdekini hışımla alır, mutlu olmayı beklerken daha mutsuz oluruz, küçük veya önemsiz şeyler için çok büyük bedeller öderiz.. Ve dahası, ikilemler ve bilinmezlikler içerisinde durmadan  kararlar alırız. İşte tam da bu durumları, ikilemleri, çelişkileri “ İşte Geldim” adlı kitabında harikulade bir şekilde yansıtır Fransız öykücü Guy De Maupassant(1850-1893). Türkçe Çevirisi Tahsin Yücel tarafından yapılmış olan beş kısa öyküyü barındıran  kitap bizlere hayatın bir panoramasını gösterir. Her öyküde ben olsam nasıl davranırdım, ne yapardım şeklinde sormaktan kendimizi alamayacağımız durumlarla bizi karşılaştırır.  

Öykünün anlatımında  betimlemelerin  bolca kullanıldığını ve genelde davranışların nedenleri okuyucuya açıklandığını ve açıklamalar sunulduğunu görürüz. Yazarın hikaye kahramanlarıyla alakalı  ipuçları vermesi ,  onun kitabı sıkıcı , bilinen bir hala soktuğu anlamına gelmez.  Aksine okuyucu kitapta tutar. Bunun için Kitaptaki ilk öykü güzel bir örnektir. Konu iki fakir aile üstünden yürür. Ailenin sefaletinden bahseder önce sonra Çocukları olamayan varlıklı bir ailenin bir gün Charlot’u (fakir ailenin oğlunu) görüp evlatlık almak istemesiyle devam eder. Teklifle hem düzenli bir gelire sahip olacaktır aile  hem çocuk iyi bir geleceğe sahip olacaktır dahası tam anlamıyla aileden koparılmayacaktır. Ancak Bayan Tuvache bu isteğe oldukça kızar ve bunu hakaret sayar kocası da baş hareketleriyle onaylar. Tuvacheler komşularının çocuğuna yönlendirir çifti. Aynı teklifi onlara da yapılır ancak onlar bu teklifi kabul eder. (Bir de zengin kadının çocuk ve  aileye bakış açısı gözümüze çarpar. Şımarık bir çocuk gibidir, bir oyuncağı arzular gibi davranan bir kadın portresi çizer yazar.)

 Fakir de olsa çocuğuna sahip çıkan onu satmayan kadın komşusunun çocuğunu verdiğini öğrenmesiyle onları kınar, kasıtlı olarak yüksek sesle evladını öncelikle istemelerine rağmen nasıl vermediğini, satmadığını her yerde söyler. Çocuk her gittiği yerde ailesinin nasıl kendisine sahip çıktığını, nasıl sevdiğini gururla gösterir. Bu onun davranışlarına yansır.  Ancak yaklaşık 20 yıl sonra bir araç komşularının evlerinin önünde durur araçtan takım elbiseli bir genç iner, bu evlatlık verilen komşu çocuğudur. Charlot onun arabadan inişini, evine girişini  izler. Yüzünde hoşnutsuzluk ve kıskançlık vardır. Akşam da yemek sofrasında homurdanır anne babasına ne kadar ahmak olduklarını söyler, anne babası onu satmadıklarını, evlatlarına başkalarına vermediklerini söyler, annesi ağlar. Genç adam burada yapamayacağını söyler ve evi terk eder. Hikâyenin sonunda  okuyucu mutlu bir aile tablosu beklentisi olmasına rağmen sonuç  çok oldukça şaşırtıcı ve beklenti dılıdır. Annenin evladını sevip  ona sahip çıkması mı ya da anne baba sevgisinden mahrum kalacak bir evlat mı?    Ailenin sefaletine merhem olacak miktarda para ve gelir ile birlikte çocuğun geleceğinin garantiye alınması mı?  Doğru olan hangisi? Okuyucu kararı zor bir denklemle karşı karşıyadır. Ne olursa olsun bir karar diğer tüm ihtimalleri devre dışı bırakır ve bir seçim beraberinde yeni bir zincirleme  reaksiyon  yaratır.  (Aslında yazar tarafını belli eder.) Burada ailenin bencillik mi ettiği yoksa fedakârlık mı ettiği belli okuyucuya bırakılır, siz karar verin der yazar.   Kanımca çocuk gerçekte sevgi dolu bir aile ortamında yetişmemektedir: Hem ciddi maddi sıkıntı hem de yapay ve abartılmış bir sevgi gösterisi dışarıya karşı  sergileniyor. Bu öyküleri ve  Maupassant’ın diğer dört öyküsüyle de benzetir. (O yüzden onları yorumlama gereği duymadım.)

Sonuç olarak  kitap sizi ikilemler karşı karşıya bırakır ve tıpkı Kohlberg'in ahlak kuramı gibi sizi iyi kötü doğru yanlış arasında en bilinçli olanı yada en uygun olanı seçmeye teşvik eder. Bu kısa kitabı keyifle okudum sizinde bu kitaptan aynı keyfi almanızı umarım.

 

 

Salı, Ağustos 09, 2022

 

 

                                  KISA BİR İNCELEME

                                      (Şair Evlenmesi)

Tanzimat Edebiyatının önemli şahsiyet ve yazarlarından biri olan Şinasi’nin  1860’ta yazdığı tek perdelik “Şair Evlenmesi” eseri batılı anlamda ilk Türkçe oyun kabul edilir. Bu eser ‘görücü usulü evlilik, mahalle baskısı ve yetkisini kötüye kullanan ulemayı yeren kısa bir tiyatro oyunudur, güldürüdür..

Hikayeye akışına bakacak olursak, Müştak Beyin aracı vasıtasıyla Kumru Hanımla evlenmeye beklerken  arkadaşı Hikmet Efendiyle şakalaşmasıyla başlar oyun . Hile ile Kumru Hanım yerine ablası Sakine Hanım ile evlendirildiğini anlaması ve buna itiraz etmesi üstüne aracı kadın imam ve mahalleli arasında başlayan diyalogla devam eder ve sonunda Müştak beyin arkadaşı Hikmet Efendini mahalle imamına rüşvet vererek durumu düzelttirmesiyle son bulur.

Oyunu kısaca incelediğimizde bazı karakterlerin efendi bazı karakterlerin içinse bey unvanlarının kullanılması, batılı tarzda tiyatro  ve batı şiirine meraklı bir şair olan ana karakterimiz – Müştak Bey  batılılaşmaya yeni başlayan Osmanlı toplumunu yansıtmaktadır. Şinasi, özünde hem güldüren hem de toplumdaki yanlış gördüğü davranışları yermektedir. Müştak bey : batılı tarzda giyinen ve batı tarzına hayran bir karakterdir. Hikmet Efendi ise daha doğulu ve gelenekçidir. Ziba Dudu karakteri görücü usulünde var olan kimi zaman para veya hediye karşılığı insanların eş bulmalarını sağlayan aracılık (çöpçatanlık) kavramını bize toplumdaki yansımasına örnektir. Yine Mahalle İmamı için kullanılan Ebüllaklaka ismi  Şinasi’nin dönemin bozulan ve rüşvet alan  din adamlarına ilişkin bakışını yansıtmaktadır.

“Ziba DUDU: Ay, bu söz geline değil, yenge kadınla banadır. Ben sana laf atmayı öğretirim de… (Habbe Kadın’a) haydi yenge kadın! Gelin hanımı çabuk dışarı çıkar da nikahını kıyan efendiyi çağırt. Yanımızdaki kahvedir, orada bulunan mahalleliyi de alsın da gelsin. Şuna da ne  olup bittiğini anlatsınlar.

Müştak Bey: Vay! Mahalleli beni zorla zorla mı güveyi koyacak.

Ziba Dudu: evet, ya güveyi koyarlar ya hapse. “

“Ebüllaklaka: almalı ya! Almazsa namusuna leke sürmüş olur (mahalleliye) öyle değil mi komşular..

Mahalleli: Hay hay!”

Bu karşılıklı konuşmalar bize toplumsal baskının(mahalle baskısı) Osmanlı toplumunda oldukça güçlü bir şekilde var olduğunu ve  bu toplumun kolayca yönlendirilebildiğini  bize aktarılır.

“Atak Köse: (bir elinde kürek bir elinde süpürge) İstemeyük!

Hikmet efendi: ne istemiyorsunuz?

Atak Köse: Ben ne bileyim? mahalleli istemiyoruz diyor,  ben de öyle diyorum. Elbette mahallenin öyle demelerinde hakkı vardır.

Hikmet Efendi: mahallenin neden hakkı var?

Atak köse: hakkı olduğunu pek iyi bilir ama doğrusu neden hakkı olduğunu bilemem.

Hikmet efendi: öyleyse bilmediğin şeye neden karışıyorsun?

 Atak Köse: neye karışmayın, ben de bu mahallenin galbur üstüne gelenlerinden değül müyüm?”

Hikmet efendiyle Atak Köse arasındaki bu konuşmadan kişilerin bir konu hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmadan çoğunluk tarafından kabul gören veya dillendirilen görüş, tutum ve davranışları sorgulamaksızın kabul edip ona göre hareket etmesini yermektedir. Yine inanların kendilerini gerçekte ilgilendirmese de başkalarının meselelerine kolaylık müdahil olduğuna işaret edip bunu eleştirmektedir.

Oyunun dili dönemine göre oldukça sadedir. Yine karakterin eğitim durumuna göre kelime tercih ve kullanım şeklini, ağız yapısını, dilbilgisi hatalarını esere yansıtmıştır.  (ATAK KÖSE: istemeyük, Atak Köse: neye karışmayın, ben de bu mahallenin galbur üstüne gelenlerinden değül müyüm?”)

Sonuç olarak , basit bir yapıya sahip, hem güldüren hem de düşündüren, fars türünde ve klasisizm  etkisinde olan bir eserdir.

Salı, Nisan 26, 2022

Haberci Kuşlar

 

Mart çoktan gitti nisansa sekeratta 

Kuşlardan işittim

Mayıs bu sene de gelmeyecekmiş

Bir de ağustos dört ay olmuş,

Sormayın neden

 Ben kuşların yalancısıyım.

 

Perşembe, Mart 24, 2022

DÖRTLÜK

 Bir o dala bir bu dala

Oturmuşsun çürük dala

Yürek mi yedin budala

Uzaktan geliyor salan 

Taşlama

 

        


 

Peynirden de gemi yapmışsın

Kaptanını fareden mi seçmişsin

Takım altı  sandalet  mi giymişsin

Olmayan akılla ne  kar etmişsin

 

Yalan dolan kandırmışsın milleti

Ne yamandır şakşakçılık illeti

Gafil bilmez ne ağırdır külfeti

Sabah akşam sırtta taşır mihneti.

 

Recep derki oturduğun  dala bak

Düşecek üstüne ceviz dediğin kabak

Gafillerin anca ahlakı kurak

Kuracak sonunda kendine tuzak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İnsanlar

 


 

Biri bir başkasının hayatında tufeyli

Öteki kendininkinde   misafir

Bazısı kuş  misali  yaşar  hayatı

Bir kısmı da sade konak

Kendi hariç herkes onda misafir.

Salı, Mart 22, 2022

Bekleyiş

 



 

Bulutlara gizlenmiş  matem,

Hissediliyor,  boşaltacak üstümüze

 İçinde var olan meskûn yükünü

Bilmem neden, pervaya düşer yürek?

Ademden miras çekinik bir gen midir ,

Bu muzır ölümü bekleyiş 

Halbuki ölüm tek yoldur

 Dünyadan ahire göçün 

Yine de dehşete  düşer  kalp

Fısıldayınca  adını melek 

Bir Garip Hikâye

                   


   

 

           1982 ağustos ayının ortalarıydı, hafif bir yağmur yağıyordu. İbrahim kulübenin önündeki sundurma altında oturmuş tamir için getirilmiş ayakkabıları tamir ediyor bir yandan da uzakta yağmur altında koşuşturan çocukları izliyordu. Çocuklar hallerinden ne kadar da memnundular. Hiç böyle neşeli bir çocukluk hatırlamıyordu. “Keşke ben de onlar gibi şen olabilseydim,” diye o an aklından geçirdi. Ama çocukluğuna dair hatırladıkları bir vehim kazada annesini ve birkaç ay sonra babasını kaybetmesiydi. Bir de Kazadan kalan sırtındaki küçük kamburuydu.

 Ayakkabılarla işi bittiğinde dışarda yağmur şiddetini iyice arttırmıştı ve çocuklar evlerine dağılmıştı. Kümülüs bulutlarının iyiden iyiye karanlığa bürüdüğü    gökyüzünü şimşekler parçalarken, gök gürlemeleri kulübesini baştan aşağı sarsıyordu.  İbrahim böyle havaları hiç sevmezdi hatta nefret ederdi çünkü böyle havalarda yalnızlık hissi evin her yerini kuşatırdı, o da hastalıklı bir ruh haline bürünürdü ya hemen yatağa girer yorganın altına saklanırdı, ya da kendini ormanda bir ağacın altında cenin pozisyonunda yatarken bulurdu.

Ertesi gün, perde aralığından yüzüne vuran güneşin ilk ışıklarıyla uyandı. Kulübenin kapısı açık olduğunu fark etti ve her yerde çamurlu ayak izleri ve yorganı çamura bulanmıştı. Ancak hatırladıkları gök gürlemeleri ve korkuyla yorganın altına girdiğiydi.  Önce gökyüzüne baktı, derin bir nefes aldı. Hava güzel ve güneşliydi ve ortamda ıslak, taze toprak kokusu hakimdi. Fırtınanın izleri her tarafta kendini gösteriyordu.  Bin türlü çabayla bakıp yetiştirdiği ayçiçeklerini ve domates fidelerini fırtına yere yatırmış hatta bahçede yer yer gölcükler oluşturmuştu.  Can sıkıntısıyla eline beli aldı ve fazla suyu bahçeden atmak için bahçe kenarlarına giderler açtı. Özenle sağlam kalmış ayçiçeklerini ve domatesleri ince çıtaları kullanarak doğrulttu, zarar görmüş olanları bahçenin kenarına topladı. Bir ara balığa gitme fikri aklına geldiyse de bu fikir üstünde fazla durmadı. Evi güzelce temizledi ve Sundurmanın altındaki hamağa uyuşuk bir şekilde uzandı. Tuhaf bir rüya gördü rüyasında yağmurlu bir günde ormanda balık tutuyordu ve o esnada ayak sesleri ve ezilen kuru yaprakların hışırtılarını duyuyordu ve sonrasında taş gibi ağır bir şey yuvarlanarak göle düşüyordu. 

Öğle ezanıyla yerinden irkilip kalktı. Bedenin titrediğini hissetti. Bir önceki gün tamir ettiği ayakkabıları teslim etmek için yola koyuldu. Yolda çoğu telefon direklerinin devrilmiş ve kırılan ağaç dallarının elektrik tellerini koparmış olduğunu gördü. Yol ayrımına geldiğinde   siren seslerini duydu. Seslerin geldiği yöne herkes gibi o da meraklı gözlerle baktı. Bir cankurtaran aracı ve birkaç polis aracı ormana doğru gidiyordu. Belde merkezine vardığında beldenin tek bakkaliyesinin çatısının uçmuş ve etrafa oldukça zarar verdiğini gördü. Az ötedeki oyun parkı da akşamki fırtınadan nasibini almış ve kullanılamayacak hale gelmişti. Bugün gördükleri nerdeyse her fırtınadan sonra şahit olduğu şeylerdi o yüzden pek de umursamadı ve yoluna devam etti.  İbrahim iki yanında meşe ağaçlarının uzandığı oldukça geniş bir yola girdi. Bu ağaçlıklı yolu severdi, belki de bu beldede sevdiği tek yer burasıydı. Her seferinde çocukluk anıları uyanırdı; “dokuz yaşında babasının elini tutarak burada yürüdüğünü” hayal ederdi. Bugün de bu hayali yaşarken yolun sonundaki tuğladan örülmüş sıvasız iki katlı eve varmıştı. Bu evin bitişiğinde tahtadan yapılmış derme çatma bir ağıl vardı.   Zili uzun uzun iki kez çaldı. Kimse cevap vermedi. “Mehmet Usta” diye seslendi. İbrahim Mehmet Usta’yla uzun zamandır tanışırdı. Mehmet Usta inşaat ustasıydı ve İbrahimde onun yanında bir süre işçilik yapmıştı.  Yemeğini yemişti. Kendi halinde iyi bir insandı. Kaçırarak evlendiği hanımı birkaç yıl önce ölmüştü, şimdi tek çocuğuyla bu evde yaşıyordu. İbrahim, “Ayakkabıları getirdim!” diye seslendi. Bu esnada   on yaşlarında bir çocuk dışarı fırladı, hızla ayakkabıları onun elinden kaptı. İbrahim, “Fedai, babana selam söyle,” demeye kalmadan çocuk içeri kaçıp gözden kayboldu. Dönüşte yol üstündeki belde kıraathanesine uğradı. Herkes içeride pür dikkat ajans[1] dinliyordu.

 “Kapçık Hasan bana bir çay, “dedi İbrahim yüksek sesle.

Radyodan ajans dinleyen üç beş yaşlı adam kendileriyle radyo arasına giren İbrahim’e öfkeli bir bakış attılar. O da mahcup şekilde   masadaki eski gazetenin resimlerine bakışlarını düşürdü. Bir yandan da diğerleri gibi radyodaki haberlere kulak kesildi. Radyoda birkaç hafta önce yakalanan devrimci bir örgüt mensubu ile sağcı bir örgüt mensubu için mahkemenin idam kararı verdiği duyuruluyordu. Bu idamlar sıradan haberlere dönmüştü artık kimse yadırgamıyordu. Zaten kimse herhangi bir tepki emaresi göstermedi. Yurttan Sesler Korusu programının başlamasıyla herkes hiçbir şey olmamış gibi sıradan sohbetlerine döndüler. Az sonra kahveci Kapçık Hasan çayı masaya bırakıp, altına sandalye çekti ve kendisine daha bir şey sorulmadan ormandaki gölde bir erkek ceset bulunduğunu garip bir iştahla İbrahim’e anlatmaya başladı. Ancak İbrahim Hasan’dan pek de hazzetmiyordu. Lakabı gibi boş boğazın tekiydi.

“Hasan, çay parası burda.” Böylece Kapçık Hasan’ı başından savmaya çalıştı.

            Hasan, İbrahim’den umduğu alakayı bulamayınca, masadan kalkıp işine döndü. Anlamlandıramadığı şekilde morali iyiden iyiye bozulan İbrahim de aklında bu havadisle evin yoluna koyuldu.

Akşama doğru bir jandarma aracı İbrahim’in kulübesinin önünde durdu, araçtan tombul ve orta boylu bir astsubay ve yirmi yaşlarında bir er indi. Yakın komşular ve pek çoğu çocuklardan oluşan meraklı insan yığını kulübenin yakınında toplanmaya başlamışlardı bile. İbrahim’i evde bulamayınca muhtara İbrahim karakola uğrasın bilgisi bıraktılar.

                                       ***

 

 

 

İbrahim Karakola adım atar atmaz oradaki bunaltıcı havayı hissetti. Ağır sigara kokusu yine ağır bir oda parfümüyle bastırılmaya çalışılmıştı. İbrahim’i karakolun bodrum katındaki hava almayan dar ve basık tabanlı bir odaya aldılar. Durmadan sorular sorulan İbrahim’in yüzünde korku ve şaşkınlık vardı.

Komutan, en son ne zaman ormana gittin?”

İbrahim, “tam hatırlamıyorum ama birkaç hafta oldu.

“Ne amaçla gittin?

“Komutanım, balık tutmayı severim, bunu herkes bilir, bu yüzden işim olmadığı vakitlerde göle balık tutmaya giderim.”

“Olay mahallinde sana ait çizme yağmurluk ve olta malzemeleri bulunmuş, buna ne diyorsun?

“Komutanım, ben balıkçılık malzemelerimi her zaman göl yakınına bırakırım taşıması zahmetli. Bunu tüm beldeli bilir.”

“Dün ne yapıyordun?”

“İnsanlar ufak tamirat işlerini bana verir ben de uygun bir ücret karşılığı yaparım.  Bir haftadır da elimde ayakkabı tamiratı işi vardı” avuçlarındaki kesikleri ve iğne izlerini gösterdi.

“Deriyi elle dikmek kolay değildir komutanım, diye ekledi.

 Bu esnada içeri elli yaşlarında, hafif göbekli biraz da yapılı bir başka rütbeli girdi. İçerde hemen bir kıpırdanma ve telaş oluştu. İçeri giren komutan sert bakışlarıyla İbrahim’i süzdü.

“Şüpheli bu muymuş?” diye sordu.

Askerlerden biri: “Evet, komutanım!” Şeklinde karşılık verdi.

 

 

            İbrahim bu bakışlardan şiddetli bir tedirginlik hissetti.  Bir jandarma eri karakol komutanına eşlik etti.  Az sonra aynı er odaya döndü ve İbrahim’e onu bir müddet nezarethanede tutacaklarını söyledi. İbrahim, “Bir iki saat sonra salarsınız, değil mi?” diye sordu. Kimse karşılık vermedi. Nezarethane de karakolun diğer kısımları gibi tavanı basık ve ağır kötü bir koku duvarlarına sinmiş odadan ibaretti. İbrahim, şaşkın ve karmaşık duygular içindeydi. Bir köşede öylece oturdu. “Dört yan duvar, ne yapayım,” diye düşünürken uyuya kaldı. Yine ormandaydı bu sefer yanında biri de vardı ama yabancı biriydi ve hiç susmayan köpek havlamaları ve gök gürlemeleri duyuyordu. Sonra birden yabancı adamın üstüne saldırdığını gördü ve iki birden suya yuvarlandılar.

 

“Aç mısın? yemek yer misin? diye sordu er. Bu ses İbrahimi kendine getirmişti. Başını evet anlamında salladı.

Küçük yerin dedikodusu büyük olur. Beldede İbrahim’in adam öldürdüğü söylentileri dolanıyordu. Kimisi buna ihtimal vermese de beldenin çoğu hüküm vermişti bile.   Kambur İbrahim olmuştu katil İbrahim. Zaman hızla akıyor içeride neden tutulduğunu dahi anlamlandıramayan İbrahim yirmi gündür nezarethanedeydi ve bunalımın sınırına gelmişti. Olağan üstü hal olduğundan. Süreç uzadıkça uzuyordu ve ara ara çevrede yakalanan at, eşek hırsızları ve kaçakçılar onun yanında misafir oluyordu. O misafirlerden biri de Kapçık Hasan’dı.  Tartıştığı karısı Kapçık Hasan’dan hıncını almak için komşunun ineğini saklayıp, sonra kocasının komşunun ineğini çaldı diye şikâyet ettirmişti. İbrahim, belki ilk defa bu adamı gördüğüne çok sevinmişti.  Ama ondan duydukları İbrahim’in iyiden iyiye üzmüştü.  Ertesi gün Kapçık Hasan’ın komşusu gelip ineğinin bulunduğunu söylemiş ve şikayetini geri çekmişti; böylece Hasan’ı da serbest bırakmışlardı. Nezarette yine tek kalan “Neden bunlar benim başıma geliyor,” deyip duruyor, olanlara akıl sır erdiremiyordu. Daha önce hayatı ve insanları hiç bu kadar düşünmemişti. Suçu olmadığı halde insanlar tarafından suçlanmak ve dost sandığı pek çok insan tarafından yalnız başına kaderine terk edilmek çok gücüne gidiyordu.  Ama Allahtan adının Musa olduğunu öğrendiği jandarma eri vardı onunla üç beş kelime konuşan ve bir de beldede daha önceleri arada işlerine yardım ettiği rahmetli babasının arkadaşı Ahmet Bey vardı. Ahmet Bey beldenin ileri gelenlerinden sayılırdı, vaktinde devletin farklı mevkilerinde çalıştığı söyleniyordu. 

                             ***

Eski hâkimin tayinin çıkması ve ardından yerine yeni atanan hâkimin Ahmet Bey’in ısrarlarıyla İbrahim’in dava dosyasını tekrar incelemesinin ardından İbrahim salınmıştı. İbrahim dışarıdaki havayı teneffüs edince özgürlüğün ne olduğunu tekrar hissetmişti.

 

    İbrahim kulübesinin önünde durdu. İlk gözüne çarpan zavallı bahçesiydi. Bahçedeki sebzeler yaramaz komşu çocuklarının talanına uğramış, geriye kuru bir ot yığını kalmıştı. Küçük kulübesine adım atar atmaz, günlerce kapalı kalan kulübenin basık, kötü havası ciğerlerine hücum ederken nezarethanenin o basık ve kötü kokusunu hisseder gibi oldu ve evden kendini hızla dışarı attı. Bir vakit sonra çalı kuşlarının gürültüsü içinde ormanda yürümeye başladı.  İnsanın adına leke düşmeye görsün. Kimse iyi halini hatırlamaz olur. Onun durumu da böyleydi: Eskiden ufak tefek işlerini ona yaptıran, her gördüklerinde güler yüzle selamlayan, şakalaşan belde halkı artık sıcak değildi; ona bir yabancı hatta, düşman gibi davranıyordu. O da ayağını beldeden iyice kesmişti. Sadece erzak almak için beldeye uğrar olmuştu.

Eylül ayının sonu havalar iyiden iyiye soğumaya başlamış ve sonbahar kendini iyice hissettirmişti. Neredeyse her gün yağmur yağar olmuştu. Arcaklılar da yaklaşan Kurban Bayramı için hazırlıklara başlamışlardı. Dağlarda otlatılan koyunlar, davarlar yavaş yavaş beldeye getiriliyordu, oradan da satılmak için büyük şehirlere gönderileceklerdi. Bunu fırsat bilen İbrahim de Ahmet Bey vasıtasıyla borçlarını istetmişti. Kimi ayak diremiş, kimi yok ayaklarına yatmıştı. Ama yapacak bir şey yoktu. Erzak almaya gittiği vakitlerden birinde ağaçlıklı yola kadar yürüdü. Bu yol onun hatıralarını canlandırmıştı yine ve fark etmeden yolun sonuna varmıştı. Karşısında tuğlalı, sıvasız ev duruyordu, Evin önünde üstü kir pas içinde, zayıflamış bir deri bir kemik kalmış bir çocuk öylece oturuyordu.  Gözlerine inanamadı, hemen çocuğun yanına vardı. “Fedai, bu ne hal, her yanın çamur içinde,” dedi ancak Fedai sadece onun yüzüne donuk ve hissiz gözlerle baktı. Dayanamadı, gözlerinden yaş boşaldı, yüreği hiç böyle sızlamamıştı, ağırlaşmamıştı.  İçeri girdi, evin hali de oldukça kötüydü; odalarda küf kokusu vardı. Halılar bir kenara toplanmış, toz ve kir yığınları iyice kümelenmişti. Kim bilir kaç gündür evde temizlik yapılmamıştı.  Dışarı çıktığında Ahmet Bey’in eşi Ayşe Hanım’ı gördü.  Ayşe Hanım oldukça mütevazi ve kibar biriydi. Bu beldede ondan fazla okumuş kadın yoktu; o da maalesef lise terkti.  İbrahim’i hep oğlu gibi severdi. Mehmet Ustanın bir aydan fazladır görünmediğinden söz açtı. Onun için karakola kayıp ilanı vermiştiler ama hiçbir sonuç çıkmamıştı. İbrahim, bir an öyle durdu; beyni, vücudu bir an çalışmayı bırakmıştı. 

Kadın, onu irkmek zorunda kaldı. İbrahim çocuğa uzun uzun baktı.  “Mutlaka bir şeyler biliyor olmalı” diye düşündü.

“Ayşe Hanım, çocuğa sordunuz mu, belki bir şeyler biliyordur?”

“Sormaya çalıştık ama sadece susuyor ve gözünü bizden kaçırıyor, ne denediysek olmadı, konuşmadı.”

İbrahim, düşünceliydi. Bir müddet öylece sustu sonra Fedai’ye bakıp bir şeyler söyledi ama nafile hiçbir tepki yoktu.

“Acaba…” dedi. Ama cümlesini yarım bıraktı.

Ertesi gün İbrahim erkenden Mehmet Ustanın evine gitti. Fedai köşede pencerenin yanında öylece oturuyor yabancı gözlerle sadece ona bakıyordu ancak tesadüf bu ya, sosyal hizmetlerden bir memur bugün Mehmet Ustanın evine gelecekti tabi karakol komutanı da ona eşlik edecekti.  Çok geçmeden üstü brandalı iki jandarma aracı Mehmet Usta’nın evinin önünde durdu.  Araçların birinden önce Ahmet Bey indi, sonra resmi kıyafetleri içinde Karakol komutanı, diğer araçtan siyah takım elbiseli genç bir adam çıktı. Karakol komutanı ve İbrahim göz göze geldi, bir an komutanın bakışları altında ezildiğini hissetti. 

“İbrahim sen biraz benle gel istersen,” diyerek Ahmet Bey onu olası bir başka beladan kurtardı. 

 “Benim sizinle konuşmak istediğim bir mevzu var, Mehmet Usta’yla alakalı hatta belki bu benim başımı ağrıtan olayla alakalı,” İbrahim, Ahmet Bey’e dedi.  Ahmet Bey’e Mehmet Usta’nın ona vaktinde anlattıklarının hepsini birer birer anlattı.  İbrahim, “Mehmet Usta karısıyla kaçarak evlenmişti ve karısının ailesi bu evliliği hiçbir zaman onaylamamış, onları vurmaya ant içmiş kızın ailesi. Belki de onlar Mehmet Usta’nın başına bir şeyler getirmiştir,” dedi. “Aman! Dur oğlum, ortalığı daha fazla bulandırma, ben bunu ve gerekenleri karakol komutanına anlatırım,” deyip onun yanından ayrıldı Ahmet Bey. Ahmet bey ve karakol komutanıyla uzun bir konuşmanın ardından elindeki dosyayı inceleyen memur çocuğun uygun bir yurda yerleştirilmesi sağlanması gerektiğini belirtti   ve ona göre çocuğun ruhsal durumu ve yaşı göz önüne alınırsa bu işlemlerin hemen yapılması uygun olandı.

                        ***

 

İbrahim, Kapçık Hasan’ın kahvehanesinde oturmuş mevsimin en güzel son gününü   yaşıyordu.  Güneşin tatlı sıcaklığını yüzünde hissediyordu. Radyo ilk defa idam haberi vermiyordu. Çayından bir yudum daha içti, tatlı bir hazla kapattı gözlerini. Biri adını bağırıyordu,” İbrahim, İbrahim.”  O an irkildi. “Gün zaten olması gerekenden daha güzeldi,” diye içinden geçirdi.  Arkaya baktı. Az ileride kendisine seslenen kişiyi tanıdı, bu Musa’ydı. Musa heyecanla onun yanına geldi.  İbrahim, Şaşırmıştı.

“Hatta sivil kıyafetler içerisinde seni neredeyse tanıyamayacaktım, Musa kardeş,” dedi. Yüzünde az önce beliren şaşkınlık kaybolmuştu. Kucaklaştılar, ne de olsa Musa ona yarenlik etmişti bir süre.

“İbrahim Abi, Ali Komutanımın selamı var,” dedi Musa ve ekledi: “Karakol komutanı da selam söyledi ve mutlaka bugün yanıma gelsin,” dedi.

Sohbet biraz memleket havaları üzerineydi biraz da gelecek planları, konuşacak başka konuda yok gibiydi dahası İbrahim kişiliği gereği fazla konuşkan biri değildi.  Bir müddet sonra vedalaşıp Musa’yla ayrıldılar. Kendi başına kalan İbrahim tuhaf şekilde duygulanmış, üzülmüştü.

                              ***         

İbrahim yine karakolun önündeydi, üzerinde yine ağır bir gerilim hissetti. Bu esnada genç bir asker dışarı çıktı.

 Bir an kendine gelen İbrahim, “Bu askerin çehresi ne kadar Musa’yı andırıyor,” diye düşündü.

 Asker, “Buyurun, bir şikâyetiniz mi var?” diye sordu.

 İbrahim, “karakol komutanı beni çağırmış,” diye karşılık verdi ürkek bir sesle.

Er önde o arkada içeri girdiler. İçerde ağır sigara ve parfüm kokusu olduğu gibi duruyordu. Karakol komutanının odasının kapısına vardılar.

Komutan yerinden doğrulup,

  “Gelin, İbrahim kardeş! Korkmayın!” dedi İbrahim’deki tedirginliği hissedip gülümseyerek.

         İbrahim önce biraz tereddüt etti ama sonra içeri girdi. Komutan yerinden doğrulup elini uzattı, bir aydan fazla misafir ettiği bu genç adama bir kez daha baktı.

 Kusura bakma adalet bazen hemen gelmez. Sen yine şanslısın. Ben ömrü hayatımda kaç masumun yıllarca hapis yattığına, hatta idam edildiğine şahit oldum.” 

  “Şükür artık geceleri daha rahat uyuyabilirim,” dedi İbrahim buruk bir gülümsemeyle. 

Bunu da yaşamak varmış demek hayatta, daha da kötü olabilirdi” diye içinden geçirdi.  Sonra “Komutanım, bu konuyla alakalı değil ama bizim Mehmet Ustanın durumu ne oldu? Bir bilgi var mı?” diye sordu.

        “Asıl mesele de bu, seni bu yüzden çağırdım. Maalesef ormanda bulunan ceset ona ait yalnız katilini bulamadık ve maalesef faili meçhul olarak dosyaya geçti.” dedi.

“Yazık bu dünya iyi insanlara göre değil, komutanım,” dedi “Ya çocuğa ne olacak?” diye de sordu İbrahim kederli bir şekilde. 

Komutan, “O zaten devlet korumasında.” 

Üstüne inanılmaz bir ağırlık çöktüğünü hisseden İbrahim karakol komutanından müsaade istedi ve karakoldan çıkıp ormana doğru yürümeye başladı. Niye bu kadar üzüldüğünü, kalbinin sıkıştığını bir türlü anlamlandıramadı. Sonra “çocuğun yaşadıklarıyla kendi çocukluğu aklına geldi. Derin bir nefes almaya çalıştı. Çalılıkların arasından geçti, fark etmeden ormanın derinliklerine vardı. Göl birkaç metre ötedeydi. Böğürtlen ve dikenlerin arasından gölün kenarına indi. Baş dönmesi, boğulma hissi hala devam ediyordu. Göle baktı ve suda kendi yansıması yerine bir an Mehmet Ustanın yüzünü gördü.



[1] Eskiden radyoda haber bülteni

RÜZGAR

  

              

Birazdan öylesine bir rüzgâr esecek;

Savuracak sizi yaprak yaprak.

Kiminiz güneyin sıcak sahillerine,

Kiminiz kuzeyin soğuk tepelerine düşecek

Hayatlar kuracaksınız: küçücük

Yaşamaya çalışacaksınız

Keyfe keder karışık

Sabun köpüğü hayatlarınızı

Birazdan öylesine bir rüzgâr esecek,

Silecek kısa ömürlü belleklerinizi,

Unutacaksınız maziyi,

Aklınıza bile gelmeyecek

Eskinin günahları.

Birazdan öylesine bir rüzgâr esecek,

Serpecek üstünüze

Akla ziyan sorunları,

Şaşıracaksınız,

Debeleneceksiniz

Çözmeğe çalışırken onları.

Fırsatınız da olmayacak düşünmeğe yarınları.

Birazdan öylesine bir rüzgâr esecek 

Kıracak Haşim’in merdivenini.

Düşeceksiniz tepe taklak

Beklerken yaşlanmayı,

Planlamış işleri tamamlamayı

Veyahut bir gece yarısı uykunuzda

Keskin bir çığlık sesiyle.

KİTAP ALINTILARI

Mutluluk bir gün geriden gelir Ögrenci Kız Osama Dazai