Hayat bazen bize fırsatlar sunar, bazen elimizdekini hışımla alır, mutlu olmayı beklerken daha mutsuz oluruz, küçük veya önemsiz şeyler için çok büyük bedeller öderiz.. Ve dahası, ikilemler ve bilinmezlikler içerisinde durmadan kararlar alırız. İşte tam da bu durumları, ikilemleri, çelişkileri “ İşte Geldim” adlı kitabında harikulade bir şekilde yansıtır Fransız öykücü Guy De Maupassant(1850-1893). Türkçe Çevirisi Tahsin Yücel tarafından yapılmış olan beş kısa öyküyü barındıran kitap bizlere hayatın bir panoramasını gösterir. Her öyküde ben olsam nasıl davranırdım, ne yapardım şeklinde sormaktan kendimizi alamayacağımız durumlarla bizi karşılaştırır.
Öykünün anlatımında betimlemelerin bolca kullanıldığını ve genelde davranışların nedenleri okuyucuya açıklandığını ve açıklamalar sunulduğunu görürüz. Yazarın hikaye kahramanlarıyla alakalı ipuçları vermesi , onun kitabı sıkıcı , bilinen bir hala soktuğu anlamına gelmez. Aksine okuyucu kitapta tutar. Bunun için Kitaptaki ilk öykü güzel bir örnektir. Konu iki fakir aile üstünden yürür. Ailenin sefaletinden bahseder önce sonra Çocukları olamayan varlıklı bir ailenin bir gün Charlot’u (fakir ailenin oğlunu) görüp evlatlık almak istemesiyle devam eder. Teklifle hem düzenli bir gelire sahip olacaktır aile hem çocuk iyi bir geleceğe sahip olacaktır dahası tam anlamıyla aileden koparılmayacaktır. Ancak Bayan Tuvache bu isteğe oldukça kızar ve bunu hakaret sayar kocası da baş hareketleriyle onaylar. Tuvacheler komşularının çocuğuna yönlendirir çifti. Aynı teklifi onlara da yapılır ancak onlar bu teklifi kabul eder. (Bir de zengin kadının çocuk ve aileye bakış açısı gözümüze çarpar. Şımarık bir çocuk gibidir, bir oyuncağı arzular gibi davranan bir kadın portresi çizer yazar.)
Fakir de olsa çocuğuna sahip çıkan onu satmayan kadın komşusunun çocuğunu verdiğini öğrenmesiyle onları kınar, kasıtlı olarak yüksek sesle evladını öncelikle istemelerine rağmen nasıl vermediğini, satmadığını her yerde söyler. Çocuk her gittiği yerde ailesinin nasıl kendisine sahip çıktığını, nasıl sevdiğini gururla gösterir. Bu onun davranışlarına yansır. Ancak yaklaşık 20 yıl sonra bir araç komşularının evlerinin önünde durur araçtan takım elbiseli bir genç iner, bu evlatlık verilen komşu çocuğudur. Charlot onun arabadan inişini, evine girişini izler. Yüzünde hoşnutsuzluk ve kıskançlık vardır. Akşam da yemek sofrasında homurdanır anne babasına ne kadar ahmak olduklarını söyler, anne babası onu satmadıklarını, evlatlarına başkalarına vermediklerini söyler, annesi ağlar. Genç adam burada yapamayacağını söyler ve evi terk eder. Hikâyenin sonunda okuyucu mutlu bir aile tablosu beklentisi olmasına rağmen sonuç çok oldukça şaşırtıcı ve beklenti dılıdır. Annenin evladını sevip ona sahip çıkması mı ya da anne baba sevgisinden mahrum kalacak bir evlat mı? Ailenin sefaletine merhem olacak miktarda para ve gelir ile birlikte çocuğun geleceğinin garantiye alınması mı? Doğru olan hangisi? Okuyucu kararı zor bir denklemle karşı karşıyadır. Ne olursa olsun bir karar diğer tüm ihtimalleri devre dışı bırakır ve bir seçim beraberinde yeni bir zincirleme reaksiyon yaratır. (Aslında yazar tarafını belli eder.) Burada ailenin bencillik mi ettiği yoksa fedakârlık mı ettiği belli okuyucuya bırakılır, siz karar verin der yazar. Kanımca çocuk gerçekte sevgi dolu bir aile ortamında yetişmemektedir: Hem ciddi maddi sıkıntı hem de yapay ve abartılmış bir sevgi gösterisi dışarıya karşı sergileniyor. Bu öyküleri ve Maupassant’ın diğer dört öyküsüyle de benzetir. (O yüzden onları yorumlama gereği duymadım.)
Sonuç olarak kitap sizi ikilemler karşı karşıya bırakır ve tıpkı Kohlberg'in ahlak kuramı gibi sizi iyi kötü doğru yanlış arasında en bilinçli olanı yada en uygun olanı seçmeye teşvik eder. Bu kısa kitabı keyifle okudum sizinde bu kitaptan aynı keyfi almanızı umarım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Her samimi yorum değerlidir,yorumunuz için teşekkürler